itrablog

Bay Baybay

leave a comment »

Bir şehri şehir yapan nedir? Meydanları mı? Gökdelenleri mi? Parkları mı? Bahçeleri mi? Anıtları mı? Tarihi mi? Üzerine bestelenen şarkılar, içinde çekilen filmler, yazılan romanlar, yaşanan aşklar mı? Kişi başı geliri mi? Fahişeleri, keşleri, tutunamayanları mı? Üniversiteleri, öğrencileri mi? Peki ya delileri? Hani “yeni dünya düzeni” öncesinde mahallelerin olmazsa olmazı olan, daha sonra nerelere kayboldukları bir türlü anlaşılmayan delileri mi?

Daha somutlaşalım, diyelim ki Lizbon; Lizbon’u Lizbon yapan nedir? O zaman önce Madredeus’un Adoro Lisboa şarkısını, bir Lizbon tutkunu şarkısını dinleyelim:

    Tutkunum Lizbon’a
Kralların hikayeleri vardır Lizbon’da
Denizlerin ve ormanların
Lizbon’da otellerin hikayeleri vardır
Casusların ve savaşların
Kahramanların efsaneleri vardır Lizbon’da
Prenseslerin ve genç kızların
İskelelerin hikayeleri vardır lizbon’da
Fadonun ve jiletlerin

Geleneği vardır Lizbon’un
Eski mahallelerinin
Yazın şarap ve sardalya
Nehrin kıyısında
Zemin katları vardır Lizbon’un
Ve yüksek çatı katları
Ve bunlar alçalır ve yükselirler
Dar merdivenlerle

Tutkunum Lizbon’a
Çok istiyorum seni
Çok seviyorum Belém’in göğünde martıları görmeyi

Tutkunum Lizbon’a
Ve hikayelerine
Ve biliyorum ki
Çok kişide bu böyle

Senhor de Adeus

João Manuel Serra ya da nam-ı değer Senhor de Adeus

O halde hikâyeler önemli bir şehir için… Peki hâlâ yazılıyor mu hikâyeler? Eğer şehir, şehirse elbette, her gün yazılıyor hikâyeler… İşte, Lizbon’da kısa bir süresine kadar her gece yazılmaya devam eden bir hikâye vardı; “Senhor de Adeus”un hikâyesi…

Hadi, yazının hüzünlü havasını biraz yumuşatmak için “Senhor de Adeus”u “Bay Baybay” olarak çevirelim. Bay Baybay, en son anneciğini de kaybedince, yalnızlık canına tak edince bir hayale kapılır: Lizbon’u, Portekiz’in en büyük kentini, herkesin birbirine selam verdiği bir köye çevirme hayali… Bu yüzden her gece, Saldanha’yı, Lizbon’un en kalabalık kavşaklarından birini kendine mesken edinir. Ne mi yapar? Gelen geçen arabalara el sallar, o kadar…

Kısa zamanda Lizbon’da bir fenomene dönüşür Bay Baybay. Ama o arabalara, gelen geçene el sallamayı asla ihmal etmez. Öyle ki, bir gün bir ulusal televizyon kanalının muhabiri kendisi ile mülakat yaparken bile geçenlere el sallamaya devam eder.

Sehor de Adeus'u unutmayanlar

Sehor de Adeus’u unutmayanlar

Bay Baybay, ya da gerçek adıyla João Manuel Serra 2010 yılının sonlarında 79 yaşında hayatını kaybeder. Ölümü Lizbon sakinlerini üzüntüye boğar. Ölüm haberi ana haber bültenlerinde ilk sıralarda verilir. Bir grup, Saldanha’da, Bay Baybay’ın her akşam el salladığı yerde toplanıp geçen arabalara el sallar. Hatta tam o noktaya Bay Baybay’ın bir heykelinin dikilmesini isterler…

Geçen zaman içinde Bay Baybay unutulmaz. Hatıraların yanı sıra şarkılarda da yaşatılmaya devam eder. Mesela, adına bestelenmiş şarkılardan birinde, Portekiz’in en “baba” şarkıcılarından Pedro Abrunhosa, grubu “Havyar Komitesi” ile kaydettiği son albümündeki bir şarkısında Bay Baybay’ı anlatır:

Senhor de Adeus / Bay Baybay / Bay Güle Güle

Bilirim bir yol kenarı vardı
Güneşin yavaşça girdiği
Ve gecikmiş bir akşamüstünün olduğu
Belki yolun sonunda taşlar vardı
Güle güle, güle güle
Melekler geliyor
Cennetin sokaklarını yararak

Caddenin zemini gibiyim
Gölgesi olmayanım
Ne kadar çok insan ayrılıyor hızla
Aslında saklanacak kimse yok
Güle güle, güle güle
Melekler geliyor
Cennetin sokaklarını yararak

Gel, gör beni bu gece
Eğer yalnızlık izin verirse
Bana farları göster
Sonra gel yavaşça
Bana el salla
Yaseminden bir mendil
Bakir bir kucaklama
Benimle birlikte deli ol
Bak içime

Ben ten ve rüyalardan bir heykelim
Saldanha’nın mutlu prensiyim
Göğsünde kırlangıçlar saklanmış
Kalp onu yakalayacak olanındır
Güle güle, güle güle
Melekler geliyor
Cennetin sokaklarını yararak

Şimdi boş meydanda
Bir öpücüğün yarısı kaldı
Bul beni, kimsenin aramadığını
Tejo’dan gelen yeli hissedeni
Güle güle, güle güle
Melekler geliyor
Cennetin sokaklarını yararak

Gel gör beni bu gece
Eğer yalnızlık izin verirse
Bana farları göster
Sonra gel yavaşça
Bana el salla
Yaseminden bir mendil
Bakir bir kucaklama
Benimle birlikte deli ol
Bak içime

O zaman yanıt bu mudur? Bir “delinin” ardından ağıt yakan sakinleri olması mıdır bir şehri şehir yapan?

Bay Baybay için yazılmış bir diğer şarkı: Marco Rodrigues, O Homem do Saldanha

Written by itrablog

26/01/2014 at 02:56

Ne güzel komşumuzdun sen Deolinda abla

leave a comment »

Deolinda, Canção ao Lado (2008)

Deolinda

Deolinda

Gelin, İstanbul gibi büyüleyici ve İstanbul gibi yedi tepeli Lizbon şehrinin tepelerinden birine, São Jorge Kalesi’ne doğru bir gezintiye çıkalım. Yolumuz Lizbon’un en eski ve Pessoa’nın deyimiyle1 en pitoresk mahallelerinden birinden, Alfama’dan geçecek; Pessoa’nın “tuzunun ne kadarının Portekiz’in gözyaşları olduğunu”2 merak ettiği Atlas Okyanusu’na doğru bir haliç yapan Tejo Nehri’ne bakan Alfama Mahallesi’nden… Mahallenin sokaklarında dolaşırken pencerelerden birinde, Kadifekale’nin eteklerinde ya da Tarlabaşı sokaklarında da görmüş olabileceğimiz bir kadının meraklı bakışlarına mazhar olabiliriz; işte bu kadın ‘Deolinda abla’dır: otuzlarının sonlarında ya da kırklarının başlarında, bekar, iki kedisi ve bir Japon balığı ile birlikte aynı evi paylaşan, büyükannesinden kalan eski gramofon kayıtlarından esinlenerek penceresinden izlediği komşularının garip hayatlarını gözlemleyerek kendi türkülerini söyleyen ‘Deolinda abla’3

João Fazenda’nın albüm kartonetindeki sevimli çiziminde Deolinda ve kedisi

João Fazenda’nın albüm kartonetindeki sevimli çiziminde Deolinda ve kedisi

Adını bu ‘hayali’ karakterden alan Deolinda’nın temelleri, gitarist Pedro da Silva Martins ve Luis José Martins kardeşlerin 2006 yılında, caz şarkıcısı kuzenleri Ana Bacalhau’yu birlikte şarkı söylemeye davet etmesiyle atılır. Daha sonra, gruba hafiften klasik ve caz tatları taşıyan basçı José Pedro Leitão’nun katılımı ve hele hele Ana Bacalhau ile evlenmesi sonucu grup bir ‘aile grubu’ olarak tamamlanır.

Deolinda fado’dan derin bir şekilde etkilenmiştir ve çıkışında belki de Mariza’nın yakaladığı önemli başarının payı vardır ama grup bir fado grubu değildir. Fado’nun yanı sıra Portekiz folk müziğinden, Cape Verde’nin morna’sından ve Brezilya müziklerinden de etkiler taşır. Ana Bacalhau konserlerinde kadın fado şarkıcılarında sembolleşmiş siyah şalı kullanmaz; onun yerine gelenekse Portekiz desenlerinden oluşan elbiseleri tercih eder.

İlk albüm ‘Canção Ao Lado’ 2008 yıllında yayımlanır. Grubun gitaristi ve şarkı sözü yazarı Pedro da Silva Martins tarafından yaratılan ‘Deolinda karakteri’ João Fazenda’nın albüm kartonetindeki sevimli çizimleri ile adeta ete kemiğe bürünür. Albüm kısa sürede büyük başarı kazanır.

Canção Ao Lado ´albümünün kapağı

Canção Ao Lado ´albümünün kapağı

Albüm, José Pedro Leitão bas tınıları açılan ‘Mal por mal’ şarkısı ile başlar. Şarkının sözleri ve melodisi dinleyiciye nasıl bir grupla karşılaşacağının güzel bir ipucunu verir, ancak belki de esas tanışma bir sonraki şarkı ‘Fado Toninho’da gerçekleşecektir; sıcak bir Latin gitar ezgisi ile başlayan şarkının sözlerinde Deolinda karakteri tüm benliği ile karşımıza çıkar. Diyelim ki yazının başlığındaki sözü etmiş olan ‘Toninho’ya4 cevabı yapıştırır ‘Deolinda abla’: “ah çocukcuğum sen benim için çok zayıfsın!”

Deolinda, Brezilya esintilerinin hissedildiği albümün üçüncü şarkısında ‘aşk hakkında nasıl konuşması gerektiğini bilmediğini’ söylerken  (Não sei falar de amor) ortam biraz hüzünlenir. Takip eden şarkı ‘Contado ninguém acredita’ ile albümün açılış tonuna geri dönülür. Son iki şarkıdır yavaş seyreden ritm ‘Eu tenho um melro’da da devam etse de sanki bu şarkı biraz daha sevinçli gibidir; Deolinda’nın ‘fado söyleyen’ kuşunun anlatıldığı şarkıda o Madredeus şarkılarında sıkça hissettiğimiz hafif acı, hafif hüzünlü ama her nasıl oluyorsa hafif de ‘sevinçli’ meltemi hissederiz… Lakin tüm bu rüzgârlar sonraki şarkıda, ‘Movimento perpétuo associativo’da tamamen dağılır! Bir politik hiciv olan şarkıda bir yapılan ‘devrim çağrıları’na “şimdi olmaz, akşam yemeği zamanı; şimdi olmaz, karnım ağrıyor; şimdi olmaz, yağmur yapıyor; şimdi olmaz, Benfica’nın maçı var” gibi bahanelerle cevap verilir. Grubun bir hayranının internet üzerinde Portekiz’in yeni milli marşı olması için bir dilekçe hazırladığı bu şarkıyı Ana Bacalhau şöyle özetliyor: “Bir şeyleri değiştirmek istiyoruz, devrim yapmak istiyoruz ama iş eyleme geldiğinde mazeretler üretiyoruz ve hiçbir şey olmuyor”5.

João Fazenda’nın çiziminde 'Deolinda abla' ve dünyası

João Fazenda’nın çiziminde ‘Deolinda abla’ ve dünyası

Albümün yedinci şarkısı ‘O fado não é mau’ (Fado kötü değildir) ile albümde fado’ya verilen en büyük selamı gerçekleştiriyor grup. Her ne kadar Ana Bacalhau asla fado söylemeyeceğini, fadonun içine ‘fenalık getirdiğini’ söylese de itiraf etmekten geri kalmıyor: “fado’yu ve aşkı çıkarırsanız geriye ne kalır ki?” Sonraki şarkı ‘Lisboa não é a cidade perfeita’ ile Deolinda, dünyanın üzerine en fazla şarkı bestelenen şehirlerinden birini, aynı zamanda kendi şehirleri de olan Lizbon’u es geçmemiş oluyor. Ancak çocuk dinleyicilerin muhtemelen tamamı albümün buraya kadar olan tüm şarkılarını es geçip dokuzuncu şarkı ‘Fon-fon-fon’u açıyorlar. Zira Portekiz’de bir Deolinda konserine giderseniz çocukların konser boyunca istediklerini alana kadar nasıl ‘Fon-fon-fon’ diye bağırdıklarını göreceksiniz. Sonraki şarkıda, ‘Fado castigo’da dağılan hüzün bulutları sanki yeniden geri gelmiş gibidir. “Saudade’nin6 söylenmesi yasaklansaydı güzel olurdu” deniyor şarkıda ama zaten Ana Bacalhau bunu yalanlamamış mıydı? Ayrıca bu şarkıda sanki yine Madredeus’un o büyülü ezgilerine benzer ezgiler duyarız…

Deolinda konserde

Deolinda konserde

Sonraki şarkı ‘Ai rapaz’da sanki ‘Fado Toninho’daki, ‘Deolinda abla’ geri gelmiş gibidir. Nitekim konserlerinde Ana Bacalhau’nun zıplayarak ve dans ederek söylediği şarkılardan biridir ‘Ai rapaz’. Albüme adını veren ve Fado’ya tatlı bir nanik yapan ‘Canção Ao Lado’dan sonra gelen ‘Garçonete da casa de fado’da gitarlarda Brezilya tonları, Ana Bacalhau’nun dilinde ise Brezilya aksanı vardır. Albümün son şarkısı ‘Clandestino’da farklı bir atmosferle karşılaşırız; Deolinda bu şarkıda bizi karanlık yıllara, Salazar devri Portekiz’ine götürür. Şarkı, o dönemde yaşayan ve polis zulmüne maruz kalan bir çifti anlatır.

Deolinda bir konser için İstanbul'da

Deolinda bir konser için İstanbul’da

‘Clandestino’ ile ‘Deolinda abla’nın hikâyesinin ilk perdesi tamamlanır. Bu kısımda ‘Deolinda abla’nın hikâyeleri bazen Lizbon’un kenar mahalleleri ya da Ana Bacalhau’nun konser kıyafetleri gibi renkli ve Atilla Atalay’ın Sıdıka’sının hikâyeleri gibi muziptir. Ancak grup her ne kadar fado ile arasına bir mesafe koymaya çalışıyorsa ve ‘Deolinda abla’nın melankolik tarafının üzerine çok gitmek istemiyorsa da  ‘Deolinda abla’nın hayatında –en azından babaannesinden kalma plaklardaki fado’ları dinlerken- hüznün ve melankolinin sularında epey ilerlediği anlar olduğunu anlamak güç değil. Hatta belki de bazen Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nda yazdığı şu satırlar ‘Deolinda abla’ya uyuyor olabilir: “Penceremden sarkmış, koca şehirdeki rengârenk yığınları seyrederken ruhum tek bir düşünceyle meşgul: Bütün samimiyetimle ölmek, hesabı kapatmak, dünyadaki hiçbir şehrin üzerinde bir daha asla ışık görmemek, bir daha asla düşünmemek, hissetmemek, güneşin ve günlerin akışını ardımda bir paket kağıdı gibi bırakmak; geniş yatağın kenarına oturup, varolmak için elimde olmadan harcadığım çabayı, ağır bir kıyafet gibi üzerimden çıkarmak istiyorum.”7 Ama bu satırları okuyup da içinizi karartmayın; zira bu etkiyi Deolinda’nın müziğinde hemen göremeyeceksiniz; hemen görülen, hoplaya zıplaya dans ederek şarkılarını söyleyen sıcacık ve samimi bir gruptur…

Notlar:

1 Fernando Pessoa, What the Tourist should see, 7. Baskı, Livros Horizonte, Lizbon, 2012.

2 İlgili dizeler: “Ey tuzlu deniz, tuzunun ne kadarı / Portekiz’in gözyaşlarıdır!”, F. Pessoa, Mensagem, 5.ª Ed., Estante Editora, Aveiro, Portugal. [Çev. itra]

3 http://www.deolinda.com.pt/cancaoaolado/http://www.todayszaman.com/newsDetail_getNewsById.action?newsId=297493; http://www.aksam.com.tr/fadonun-mutlu-yuzu-deolinda–148430h

4 ‘Toninho’ Portekiz’de António adı için yaygın olarak kullanılan bir takma isimdir; bizdeki karşılığı ‘Abdullah – Apocuk’ olabilir.

5 http://www.deolinda.com.pt/cancaoaolado/

6 Tam bir Portekiz hissiyatı olarak nitelendirilen ve akrabası olduğu diğer Latin dillerine bile çevrilemeyecek derin ve geniş anlamlı ‘saudade’ kelimesine belki de Portekizce dışındaki bir dilde en yakın kelime ‘hasret’tir…

7 Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, Çev. Saadet Özen, 2. Basım, Can Yayınları, İstanbul, 2001.

Written by itrablog

11/11/2013 at 20:05

Melankoli

leave a comment »

Edvard Munch - Melancholy

Edvard Munch – Melancholy

Melancolia – küçük bir çocukken bile hoşlanırdı bu kelimeden, sonradan melankoli konusunda kitaplar okudu. Birinde, melankolinin günümüzün tipik bir deneyimi olduğu yazıyordu. ‘Saçmalık!’ diyerek kızdı Amadeu. O, melankolinin zamanla ilgisi olmayan bir deneyim olduğunu söylüyordu, insanların tanıdığı en değerli şeylerden biri olduğu kanısındaydı.”[1]

Pascal Mercier’in şimdiden klasikler arasında gösterilen romanı Lizbon’a Gece Treni’nin kahramanı Amadeu de Prado sanırız ‘melankolinin zamanla ilgisi olmayan bir deneyim olduğu’ konusunda haklıdır. Peki ya onun ‘insanların tanıdığı en değerli şeylerden biri olduğu’ konusundaki görüşü?

Hoş, dağarcığında saudade gibi bir kelime barındıran bir Portekizliden bunu duymak her ne kadar çok şaşırtıcı olmasa da sanırız bu saptamaya ilki gibi –en azından- hemen katılmak çok kolay değil.

Melankoli’den bahsedeceksek ‘saudade’a illâ ki uğrayacağız. Ama önce biraz melankoli kavramını kurcalayalım; nedir? Ne zamandır ademoğlunun başına musallattır? Hastalık mıdır? Tedavisi var mıdır?..

Konu melankoli olunca soru listesi uzamaya çok müsait. Mesela, Aristoteles “filozof olsun, devlet adamı, şair ya da sanatçı olsun neden bütün üstün nitelikli adamlar belirgin bir şekilde melankoliktir” [2] diye sorar?

Gelin bu kurcalamaya sözlükten başlayalım. TDK Büyük Türkçe Sözlük şöyle diyor: “1. ruh b. Kara sevda 2. mec. Hüzün” [3]. Evet, bu oldukça kısa tanımdan bir yere varmak çok kolay değil… O halde biraz gerilere gidelim; İbn Sînâ, “Düşünce ve zanlar tabiî mecrasından saparak korku ve çaresizlie dönüştüğü için bu hastalığa ‘malenkholiya’ dendi” der; yani ona göre melankoli bir hastalıktır [4]. Zira Münir Göle de uzun süren korku ve kaygının melankolinin rastlanan en eski tanımı olduğunu söyler [5]. Oğuz Demiralp, derlediği “ağır depresyonun en ağır biçimi”, “Kişinin belirli bir neden olmadan çöküntü durumuna girip çevreden gelen uyaranlara kapanması ve güçlü suç ve günah duyguları içine girmesi durumu”, “Derin bir üzünç ile genelleşmiş bir kötümserliğin karakterize ettiği patolojik durum”, “Düşe dalıp gitmelerle birlikte yıkılmışlık ve üzünç hali”, melankoli tanımlarından sonra “Bir yandan tıp açısından, öbür yandan yazın ve felsefe açısından, binlerce, on binlerce tanımı var melankoli kavramının” yorumunu yapar ve sözü Bernard Delvaille’ye bırakır: “Melankolinin doyurucu bir tanımı, ya da en azından, bugün beni doyuran bir tanımını bilmiyorum” [6].

O halde, Demiralp’in deyimiyle bu “2500 yıldır süren bir tanımlama etkinliğini” [6] daha ileri götürmektense geriye gidelim ve insanoğlunun melankoli ile ilişkisine kısaca bir bakalım. Tarihte melankolinin izine düştüğümüzde sayfaları geriye doğru çevirdikçe hep yeni bir ize rastlarız. Öyle ki bu takip bizi ‘ilk insana’ kadar dahi götürebilir! Bakın Hildegard von Bingen ne diyor: “Adem Tanrı’nın buyruğuna karşı geldiği andan itibaren melankoli kanına işlemiştir, tıpkı ışık söndüğünde aydınlığın kaybolması, ama kandilin ucundaki ipin is çıkararak kötü bir kokuyla yanmaya devam etmesi gibi, Adem’in başına gelen de budur, ışık söndüğü anda melankoli kanına karışmış, üzüntü ve umutsuzluk duygularını su üstüne çıkarmıştır; aslında Adem düştüğü sırada Şeytan melankoliyi onun ruhuna üflemiş, onu uyuşuk ve inançsız hale getirmiştir.” [7]

Demiralp, Hazret-i Eyüp’ün tektanrılı din kültürünün ilk melankoliği sayıldığını belirtir ve Tevrat’tan şu satırları ekler: “İnsan ki, kadından doğmuştur, günleri kısadır ve sıkıntıya doğar. Çiçek gibi çıkar, ve solar; ve gölge gibi kaçar, ve durmaz.” Demiralp ayrıca, Hazret-i İsa’nın da tarihin en anlamlı melankolik figürlerinden biri olduğunu savunur. Ancak gelin biz dinler tarihinin spekülatif sularından çıkalım ve Batı kültüründe melankoli kavramının geçmişine bir bakalım [6].

Melankolinin Batı kültüründeki tarihinin ilk durağı elbette Antik Yunan olacaktır. Melankolik insan karakterine yazılı kültürde ilk olarak Homeros destanlarında rastlanır. Homeros destanlarında ‘melankoli’ sözcüğü kullanılmasa da bazı kahramanların melankolik davranışları belirgin bir şekilde ön plana çıkar. Bunlar arasında en belirginleri Bellerophontes ve Aias, ve onlar kadar ön planda olmamakla beraber Agamemnon’dur. Hatta Bellerophontes’in yazılı dindışı tarihin tespit ettiği ilk melankolik kişilik olduğu belirtilir [2].

“Aiolos’un oğlu Sisyphos yasardı orada,

İnsanların en kurnazıydı o,

Bir oğlu oldu, Glaukostu adı;

Bellerophontes doğdu ondan sonra, Glaukos’un kusursuz oğlu.

Erkeklik, güzellik bağışladı tanrılar ona,

Ama Proitos geçirdi gönlünden kötü şeyler,

kendisi ondan çok daha güçlüydü,

sürdü onu Argoslular arasından;

……

Kadın bir yalan attı Kral Proitos’a dedi ki:

“Bellerophontes’i öldürmesen lanet sana,

O benim zorla koynuma girmek istedi.”

Böyle dedi o, kralı birden öfke kapladı.

Ama saygı besliyordu yüreğinde, Bellerophontes’e kıyamadı.

……

Ama bir gün tanrılar tiksindi Bellerophontes’ten,

Aleion Ovasında kaldı o tek basına,

İnsan uğrağından uzakta yedi kendi kendini.” [2]

Bellerophontes’in tavrını Serol Teber’den dinleyelim: “Bellerophontes’in bu tavrı, insanın tanrıların boyunduruğundan kurtulma ve özgürleşme çabasının ürkütücü bir örneğidir. Ve melankoli, Homeros destanlarından bu yana,tanrısal düzenlere başkaldırmaya çalışan insanların yazgısını sergiler bir anlamda. Bellerophontes, insanı, tanrılara tutsak eden yazgıdan kurtarmaya çalışmış ve –ayrıca sıradan- insanlar tarafından da terk edilmiştir… Bellerophontes’in durumu, olağanüstü insanlara özgü bir davranışı ve gene olağanüstü insanlara özgü bir yasam tarzına mahkumiyetini göstermiştir. Bu serüven, melankolinin tek nedeni olmasa da en önemli bir nedeni üzerine ciddi ipuçları verebilmektedir.” [2]

İlginçtir, Antik Yunan’da melankoliye en çok tıp alanında yer verilir [2].  Bu dönemde yaygın olan inanışa göre insan bedenindeki dört temel özsu insanın karakterlerini ve davranışlarını belirlemektedir. Bu özsular kan, salgı, sarı (kırmızı) safra ve kara safra’dır. Sağlıklı bir yaşam için bu özsuların denge içinde olması gerekmektedir. Ancak bu neredeyse imkansız bir durumdur, zira bu özsuların birinde artış veya düşüş sık rastlanan bir durumdur. Bu özsulardan konumuz itibarıyla bizi ilgilendireni ‘kara safra’dır; çünkü kara safranın baskın olması melankolik ruh halini ortaya çıkarır.

‘Kara safra’ konusunda Hipokrat’ın da kafa yorduğu görülür. Zira bu ruhsal durumun isim babasının da (melania-kole = kara-safra) Hipokrat olduğu düşünülmektedir. Hipokrat’a göre safra kesesinin salgıladığı suyun kuruması sonucu safra kesesi bir tür ‘zehir’ saçmakta; mide, karaciğer, bağırsaklar ve baş bu durumdan etkilenmektedir. Bunun sonucunda uykusuzluk, korku nöbetleri, çevresinden uzaklaşma, dalgınlık, öfke krizleri, hüzün gibi ‘semptomlar’ görülür. Bu insanlar konuşmak istemezler. Sorulduğunda kısa ve isteksiz yanıtlar verirler. Dahası, Hipokrat melankolinin sosyal belirtileri üzerine de düşünür: “Çökkün, umutsuz, tüm cesaretini yitirmiş bir durum. Üzüntülü. Acı içinde kıvranma. Işıktan ve insandan kaçma. Karanlığı sevme… Konuşmaktan, herhangi bir şeye, soruya muhatap olmaktan kaçınma. Karın ve diyafram bölgesinin dışarıya doğru çıkmış gibi görünümü… Buraya dokunulduğunda burasının ağrılı olduğu görülür. Bu insanlar korkulu bir şey görmek, üzüntülü bir haber duymak istemezler. Hastalık genellikle ilkbaharda ortaya çıkar. Hastalar çok halsiz görünürler. Çok az yemek yerler.” [2]

Aristoteles

Aristoteles

Aristoteles ve Theophrast’ın Sorunlar XXX kitabı melankoli ile ilgili kaleme alınmış, bilinen ilk eser olarak gösterilir. Bu kitap melankoliye bakışı değiştirir; melankoli artık sadece bir hastalık değil, bir mizaç olarak da görülmeye başlar [2]. Ve Aristoteles, girişte alıntıladığımız sorusuna cevabı şöyle verir: “(…) o zaman bütün karasafralıların [melankoliklerin] sıra dışı olmasının nedeni hastalık değil doğa.” [8]

Hipokrat’tan sonra “Kara safra meselesi hakkında kimileri tıp sanatının ihtiyaç duyduğundan daha fazla zaman harcarken kimileri yeteri uzunlukta açıklamalar yapmakta tereddüt etmiş, kimileri de konuya hiç değinmemiştir.”[9] Konuya ‘değinen’ hatta bu ‘değinmelerini’ bugüne kadar aktarmayı başarabilen ünlü hekimler arasında Efesli Rufus, Kapadokyalı Aretaus ve yukarıdaki alıntının sahibi (Bergamalı) Galenos ilk akla gelenlerdir.

İskenderiye’nin ışığının sönmesi, Eski Yunan’la heyecan verici bir dönem yaşayan bilimi derin bir uykuya sürükler. Avrupa’nın kendi uykusunu uyumakla meşgul olduğu dönemde, MS sekizinci ve on ikinci yüzyıllar arasında bilimin ışığı, İslam Dünyası’nın yayıldığı geniş coğrafyada parlar. İslam bilginleri bu dönemde, eski bilginlerin eserlerini tozlu raflarından alacak, bunları işleyecek, bunlara özgün katkılarda bulunacaktır. Zamanı gelince Avrupa İslam bilimini keşfedecek, böylece Eski Yunan bilimiyle de yeniden tanışacaktır. Diğer alanlar gibi tıp da bu yolda geçer. İslam tıbbının temelini Eski Yunan tıbbı –özellikle Galenos’un öğretileri- ile İslam dünyasında geleneksel olarak uygulanan  tıbbi teknikler oluşturur. İslam tıbbının Yunan tıbbı ile teması İran’ın güneyinde Şahabad Kasabası yakınlarında Cundişapur okulu ile başlar. Hipokrat ve Galenos gibi isimlerin eserleri İslam dünyasının ortak dili Arapçaya çevrilir [10-15].

İbn Sina, Ronan’ın tabiriyle “büyük takdir toplayan ve daha mükemmel hale getirilmesi mümkün görülmeyen” [16] eseri Kanun’da melankoliyi bir hastalık olarak tanımlar ve sebebini de “düşünce ve zanların tabii mecrasından saparak korku ve çaresizliğe dönüşmesi” olarak gösterir ve ekler: “yakıcı ‘sevdâ’dan neşet ettiği [meydana geldiği] için bu hastalığa melankoli denmiştir”. İbn Sina, melankolinin beyin içinden ya da beyin dışında harici bir sebepten kaynaklandığını belirtir ve ekler: “Eğer bir madde eşliğinde gelişmişe bu nesne ya başka bir kaynaktan kopup damarlara sirayet etmiş ya da oradaki mevcut yapıyı yakarak veya bozarak ‘sevdâ’ya dönüştürmüştür”. İbn Sina ilerleyen satırlarda şunu ekler: “kalpte oluşan dengesiz bozuk sevdavî mizaç, beynin mizacını bozmakta ve yavaş yavaş sevdavî bir karaktere dönüştürmektedir.” ‘Kalp’e bunca vurgu yapan İbn Sina, hastalığın takibinde kalbin ve beynin tedavisinin aynı anda yürütülmesi gerektiğini söyler [4].

İbn Sina

İbn Sina

İbn Sina melankolinin genellikle erkeklerde görüldüğünü, bununla birlikte bazı kadınlarda da görüldüğünü, üstelik belirtilerinin daha sert ve aşırı olduğunu söyler. Peki nedir melankolinin belirtileri? İbn Sina başlangıç belirtileri olarak olumsuz düşünceler, sebepsiz korku, çabuk kızma, yalnızlık isteği, sarsıntı, kulak çınlaması, baş dönmesi ve özellikle karnın yumuşak bölgesinde meydana gelen bulantıları gösterir. Büyük hekim daha sonra belirtilerde derine iner [4]:

Melankolinin istila belirtileri, titreyişe dönüşen derin korku, her konuda olumsuz fikirlere kapılmak, derin keder, önü alınamaz yalnızlık isteği, ağır sıkıntı duygusu, saçma sapan laflar etmek, hava-yel rüknünün ağır basmasından dolayı aşırı cinsî arzulara teslim olmak, gerçekleşme ihtimali olan ya da olmayan musibetler için kaygı duymaktır. İlerlemiş melankolik vakalarda kişi genelde hiç korkulmaması gereken bir hususta dahi endişe edebilir. Aslında melankolinin belirtisi olan korkuları tek tek saymak mümkün değildir.

Bazı melankolikler göğün üzerlerine düşeceğinden korkar, bir kısmı yerin onları yutacağından endişe eder, başka bir grup cinlerden kaygı duyarken bir diğer grup hükümdarlardan korkar. Bu liste, hırsız ve haydutların saldırısından endişe edenlerden tutunuz da vahşi bir hayvanın ansızın yapacağı hamleden korkanlara kadar uzanır. Kuşkusuz bunca kaygının zuhurunda mazide yaşayanlar büyük rol oynar ama bazen aslâ gerçekleşmemiş bir hadiseyi sanki iki adım önlerinde şimdi vuku buluyormuş gibi tahayyül ederek dehşete kapılabilir! Bazen de kendilerini hükümdar, devlet görevlisi, aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvan, ecinni, büyük kuş hatta [su dolabı vs. gibi] bir mekanik alet olduğunu sanırlar.

Demevi mizaçlı (=kan rüknü ağır basan) melankolikler güleçtirler; zira durup dururken hoşlarına giden şeyleri hayal ederek sevinir ve kahkaha atarlar. Tamamen sevdâvî mizaçlı melankolikler mahzun ve ağlamaklıdırlar; onların bir kısmı ölümü arzularken bir diğer kısmı ölümün lafından bile ürküp küplere binerler.” [4]

İbn Sina daha sonra ‘beyin kaynaklı melankoli’, ‘tüm bedene hakim olan melankoli’, ‘dalak kaynaklı melankoli’, ‘mide kaynaklı melankoli’ gibi türlerin belirtileri hakkında da bilgiler verir. Belirtiler konusunda bunca uzun bir liste sunan hekimin elbette izlenecek tedavi yolları konusunda da fikirleri vardır. Gelin fazla uzatmadan sadece giriş bölümüne bakalım:

“Hastalık vücuda hâkim olmadan derhal tedaviye başlamak gerekir. Zira başlangıçta tedavi daha kolay iken hastalığın istila döneminde tedavi çok zordur. Her halükârda hasta sevindirilmeli, eğlencelere katılmalı, mutedil iklimin hâkim olduğu yerlerde yaşamalı, kaldığı meskeni sık sık havalandırmalı, yattığı yer ve çevresine güzel kokular sürülmelidir. Gezerken, otururken daima kaliteli hoş kokular kullanmalı, iyi malzemeden yapılmış lezzetli ve hafif yemekler yemeli, yaş-taze meyve usaresi emmeli, mizacına uygun besinlerle bedenini güçlendirmeli, yemekten önce kısa bir hamam sefası yapmalı, başına ılık su dökmelidir. Hamamdan çıktığında az ateşli ise biraz su içmesinde beis yoktur. Sağlığını korumak babında iyi bir masaj yapmalıdır. Bir doktor olarak melankoli vakasını takibinde hastayı nemli ve makul ölçüde sıcak tutmaya çalış! Hasta, cinsî münasebete girmekten, aşırı terlemekten, baklagiller familyasından, kuru etten, mercimekten, lahanadan, çok taze veya aşırı sert şaraptan; aşırı tuzlu, asitli, acı, ekşi yiyecek ve içeceklerden kaçınmalıdır. Zaman zaman tatlı ve kaymak yemelidir. Hastaların uyutulma vakti geldiğinde onların başlarını nazikçe haşhaş, papatya ve kasımpatı suyuyla ovmalısın. Zira melankolikler için uyku en etkili tedavi yöntemlerindendir…” [4]

Zaman geçerken melankoli ‘ruhları esir almaya’ devam eder elbette ancak melankolinin algılanışında farklılıklar oluşur. Hıristiyanlığın ilk devirlerinde melankoliye bu kez dinsel sularda rastlıyoruz:

Melankoli, bir başka dönemeçte, Hıristiyanlığın ilk devirlerinde, kendilerini toplumdan, toplumun yozluğundan, bu yolla da günahtan soyutlamak, arınmak isteyen rahiplerin, keşişlerin peşi sıra acedia’ya dönüşüyor, dinsel bir anlam yüklenerek izole olan dinibütünlerin umarsız hastalığı oluyor. Sözcük, Grekçe’den (akedia) geliyor, ilgisizlik, bitkinlik, hüzün karışımı bir ruh haline işaret ediyor. Ruhun, imgelemin baskı altına alınması, bu hastalığı belirliyor.” [5]

Ortaçağ’da melankoliye bakış farklı anlamlar kazanır; tembellikle ve miskinlikle anılmaya başlar [2]. Ortaçağ’ın karanlığının sonundaki ışık görülmeye başlanırken Aristo’nun “Belirli bir niteliğiyle diğerlerinden ayrılan bütün insanlar melankoliktir” [17] görüşüne, bir başka ifade ile “Derin hüzün ve karamsarlık dönemlerinin coşku dolu yaratı anlarına gebe olduğu” [5] görüşüne geri dönülür.

Aydınlanma Çağı’na gelindiğinde melankolikler Ortaçağ’daki gibi ‘hor görülmez’, ancak Antikçağ’ın ‘prestiji’ de pek ortalarda yoktur. Melankolik olmak artık ‘günah’ değildir, lâkin şimdi de “aklın gücüne ve büyüklüğüne güvenmeyen ‘akılsız deliler’dir” [2].

Modernizm ile birlikte Antikçağ’daki bakış kısmen geri döner. Ancak bu kez melankoli yeni birtakım anlamlarla da ilişkilendirilir:

Albrecht Dürer - Melencolia I

Albrecht Dürer – Melencolia I

“Modern dönemde ise psikolojik, sosyolojik ve edebî boyutlar kazanarak, birçok yeni yasam formunun kaynağında yer alan muhalif bir içeriğe bürünmüştür. Kavramın tarihselliğinin yanı sıra bu dönemlerde üstlenmiş olduğu anlamlar günümüz açısından kendini daha belirgin bir biçimde hissettirmektedir. Modernizmin ilk dönemlerinde dikkati çeken durum, kalabalıklar ve kalabalıklar arasında yalnızlaşmış insan tipleridir. Baudelaire’in ondokuzuncu yüzyılın tanığı olarak sorunsallaştırdığı kalabalıklar fikri modernliğin de ilk tanımlamalarını oluşturmaktadır. O dönemler için gerçeklesen bu yeni gelişme, melankoli durumuyla da sıkı bir ilişki içindedir. Bunun nedeni ise modern hayata apar topar girmiş ama hâlâ geleneksel içeriğini de tamamen yitirmemiş bir toplumsallığın yaşamış olduğu bocalamadır. Hem yepyeni bir durum vardır ve bunun sunduğu sayısız zenginlik, diğer yandan ise yeninin getirmiş olduğu bedeller vardır. En temel olanlarından biri ise yalnızlık durumudur. Kentlerde kalabalıklar arttıkça yalnızlık daha da çok artmıştır. Bunun sonuncu ise yeni öznelliklerin oluşmaya başlamasıdır. Bu bakımdan da ondokuzuncu yüzyıl diğer tüm gelişmelerin yanı sıra melankolinin de modernleşme sürecine girişinin yüzyılıdır. Bunu Baudelaire’in metinlerinde izlemek mümkündür.” [2]

Demiralp’in işaret ettiği gibi “Batı’da melankolinin tarihi artık Batı toplumlarında genel kültürün bir parçası olmuştur” [6]. Demiralp şöyle devam eder: “Melankoli biliminin gelişimi, bir yandan Batı iç insanının kendini daha iyi tanıma çabasının bir parçasıdır; öbür yandan da, melankoliyi denetim, giderek egemenlik altına alma uğraşının tarihidir” [6].

Melankoli biliminin” gelişiminde ya da “melankoli literatüründe” en meşhur yayınlardan biri de kuşkusuz Freud’un Yas ve Melankoli başlıklı makalesidir. Şöyle yazar Freud:

“Klinik tablolar, yas ve melankoli arasındaki bağı doğrular gözükmektedir ve dahası çevresel etkilerden kaynaklanan nedenler, her iki durum için ayırdı mümkün olmayacak derecede benzerlik sergilemektedir. Yas, sevilen bir yakının veya ülke, özgürlük, bir ideal gibi düşünsel-soyut bazı değerlerin kaybına karşı gelişen bir reaksiyondur. Yasa neden olan olayların benzerleri, bazı insanlarda, bizde patolojik bir dispozisyon şüphesi doğuracak şekilde melankoliye neden olurlar. Yas içinde her ne kadar yaşama karşı takınılan tutumda büyük bir değişiklik ortaya çıksa da bu değişikliğin bize hiçbir zaman patolojik ve tıbbi tedavilik bir durummuş gibi gözükmemesi çok önemli bir izlenimdir. Biz belirli bir zaman içinde bu durumun üstesinden gelineceğine inanır ve herhangi bir müdahaleyi faydasız hatta zararlı görürüz.

Melankolinin ayırıcı özellikleri, derin acılı bir yeis hali, dış dünyaya ilginin kesilmesi, sevme kapasitesinin kaybı, aktivitelerin inhibisyonu, ve kendini kınamaya, yermeye varan ve sanrısal cezalandırılma beklentisinde sonuçlanacak şekilde, kendine saygıda azalma halidir. Bu tablo, bir belirti hariç yastaki benzer özelliklerle ele alındığında biraz daha anlaşılır olmaktadır. Yasta kendine saygıda bir bozulma yoktur ama diğer belirtiler melankoli ile aynıdır. Sevilen birinin kaybına bir reaksiyon olarak ağır bir yas, melankoli ile benzer acı veren zihinsel bir durumu, dış dünyaya ilginin kaybını-öleni anımsatmayacak şekilde-, ölenin yerini alacağı düşünüldüğünden yeni bir sevgi nesnesi edinme kapasitesinin kaybı, ölenle bağlantılı olmayan her etken çabadan vazgeçişi içerir. Ego’daki bu inhibisyon ve sınırlanmışlık diğer amaç ve ilgilere hiçbir şey bırakmayacak şekilde yasa adanmışlığın bir göstergesidir. Gerçekte, sadece yası nasıl açıklayacağımızı iyi bildiğimiz için bize bu durum patolojik gözükmez.” [18]

Freud’a göre kişinin nesne seçimleri ‘analitik nesne seçimi’ ve ‘narsistik nesne seçimi’ olmak üzere ikiye ayrılır. Analitik nesne seçiminde kişi duygusal yatırım yapmak için annesi ya da babasına benzeyen birini seçerken, narsistik nesne seçiminde ise duygusal yatırımı kendine,  geçmişteki haline ya da olmak istediği kişiye benzeyen birine yapmayı seçer. Melankoli kayba verilen narsistik tepkidir; kişi eksiğini kayıp gibi algılar ve işte bu algılama narsizm ile ilişkilidir [19].

Demiralp, içe kapanmanın narsist yönünün, melankoliyi dozu artmadıkça keyifli bir ruh hali olarak algılama kültürüne temel olduğunu söyler [6]. Acaba melankolinin edebiyatta bu kadar önemli bir yerinin olması bu “keyifli bir ruh hali olarak algılama kültürü” ile mi ilgilidir; yoksa yazar, içindeki acıyı başka bir şekilde dışarı aktaramadığı için midir? Susan Sontag, yazarın örnek bir çilekeş olduğunu, çünkü acı çekmenin en derin katmanlarına indiğini, hem de acısını yüceltmede profesyonel bir yöntem keşfetmiş olduğunu söyler. Yani, “Yazar bir insan olarak acı çeker; yazar olarak da bu acısını sanata dönüştürür” [2].

Mesela, Pessoa’nın Portekiz Denizi şiirindeki şu dizeler ‘acının sanata dönüşmesine’ harika bir örnek değil midir:

Ey tuzlu deniz, tuzunun ne kadarı

Portekiz’in gözyaşlarıdır! [20]

Ya da Nâzım Hikmet’in Memet şiiri, yukarıda sözünü ettiğimiz ‘Portekiz hissiyatı’ saudade ile acının yürek yakan bir karışımı değil midir? Hem belki de, akrabası olduğu diğer Latin dillerine bile çevrilemeyecek derin ve geniş anlamlı saudade kelimesine Portekizce dışındaki bir dilde en yakın kelime ‘hasret’tir…

Nâzım Hikmet

Nâzım Hikmet

Karşı yaka memleket,

Sesleniyorum Varna’dan,

                               işitiyor musun?

                                 Memet! Memet!

 

Karadeniz akıyor durmadan,

deli hasret, deli hasret,

oğlum, sana sesleniyorum,

                       işitiyor musun?

                         Memet! Memet! [21]

Edebiyat içinde melankolinin peşine düşersek bu uçsuz bucaksız okyanusta boğulma riskimiz var. O yüzden gelin burada bırakalım. Siz, melankoli muzdariplerine de ne Hoppokrat’tan, ne Galenos’tan, ne de İbn Sina’dan, ama İtalyan düşünür Marsilio Ficino’dan (1433-1499) bir reçete verelim: Perhiz yapın (her türlü aşırılıktan kaçının), kafa ve beden masajı yaptırın, -ve özellikle de- müzik dinleyin [22]! Ne de olsa bunlar herkesin hoşuna gider, siz iyisi mi ‘insanların tanıdığı en değerli şeylerden biri’ne sahip çıkın…

Kaynaklar

[1] P. Mercier, Lizbon’a Gece Treni, Çev. İlknur Özdemir, 10. Basım, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2012.

[2] A.B. Özgen, Karanlığın Aydınlığı: Melankolinin Tarihsel, Psikanalitik, Sosyolojik ve Felsefi Boyutları Üzerine Bir Araştırma, Yüksek Lisans Tezi, MSGSÜ, İstanbul, 2006.

[3] http://tdkterim.gov.tr/bts/

[4] Ebû Ali İbn Sînâ, Melankolinin Teşhis ve Tedavisi (Çev. A.S. Aykut), Cogito 51 (1997) 24-37.

[5] M. Göle, Aşk Melankolisi Diye, Cogito 51 (1997) 163-169.

[6] O. Demiralp, Hülya ile Sevda, Cogito 51 (1997) 181-191.

[7] J. Starobinski, Tanrı Katında Ruh: Akedia Günahı, Cogito 51 (1997) 224-232.

[8] Aristoteles, Karasafralılık (Çev. Ömer Aygün), Cogito 51 (1997) 108-125.

[9] Galenos, Kara Safra Hakkında (Çev. Begüm Kovulmaz), Cogito 51 (1997) 126-145.

[10] A.N. Kaadan, Child Health as Viewed by Ibn-Sina, JISHIM 2(2003) 37-41.

[11] A. Koçin, İbn Sina, Bilim ve Teknik, 278 (Haziran 1991) 28-29.

[12] Y. Örs, Tıp Evrimi İçinde İbni Sina, Bilim ve Teknik 150 (1980) 18-20.

[13] A. Terzioğlu, İbn Sina, Bilim ve Teknik 184 (1983) 32-33.

[14] İ.A. Çubukçu, İbn Sina, Bilim ve Teknik 163 (1981) 11-13.

[15] H.A. Göktürk, İbni Sina, Bilim ve Teknik 132 (1978) 32-33.

[16] C.A. Ronan, Bilim Tarihi, Çev. E. İhsanoğlu, F. Günergun, TÜBİTAK Yayınları, 2. Basım, Ankara, 2003.

[17] M. Ficino, Âlimlerin Melankolik Olmalarının Nedenleri ve Bu Hale Nasıl Geldikleri (Çev. Serap B. Öztürk), Cogito 51 (1997) 146-154.

[18] S. Freud, Yas ve Melankoli, Çev. R. Uslu, O.E. Berksun, Kriz Dergisi, 1(2) (1993) 98-103.

[19] E. Kamışlı, Melankoli ve Parlayan Zırhlı Şövalye Sendromu, Cogito 51 (1997) 212-223.

[20] F. Pessoa, Mensagem, 5.ª Ed., Estante Editora, Aveiro, Portugal. [Çev. itra]

[21] N. Hikmet, Henüz Vakit Varken Gülüm, 16. Baskı, YKY, İstanbul, 2013.

[22] E. Panofsky, Satürn ve Melankoli, Çev. C. İleri, Cogito 51 (1997) 192-211.

Written by itrablog

17/03/2013 at 21:30

Beşikten mezara kadar Blues

leave a comment »

Eric Clapton, From the Cradle (1994)

Eric Clapton - From The CradleMartin Scorsese’nin yapımcılığında gerçekleştirilen The Blues belgesel serisine Wim Wenders, The Soul of a Man adlı yapımıyla katılmıştı. Bu isim belki de Blues müziğe verilen en kısa ve en net tanımdır: “bir erkeğin ruhu”… Tabii söz konusu erkeğin 30’lu yaşlarının ortalarında çokça hayal kırıklığıyla hareket ettiğini, ama hayata küsmediğini… Gelin iyisi mi daha fazla ilerlemeyelim; dedik ya “en kısa ve en net tanım” diye, bırakalım öyle kısa kalsın…

Peki, bu ruh Eric Clapton’ı ne zaman ele geçirdi? Bu soruya kesin bir cevap vermek zor olsa da Sayın Bay Slowhand’in kişisel tarihini kurcaladığımızda henüz delikanlılık çağlarında, pek çok akranının aksine Big Bill Broonzy, Muddy Waters, Sonny Boy Williamson ve saygıda hiçbir zaman kusur etmeyeceği Robert Johnson gibi Blues üstatlarının cazibesine kapıldığını görürüz. Onu ilk grubu The Yardbirds ile buluşturan da ayıran da bu cazibe olacaktır. Nitekim daha sonra grup kendine ticari bir yol çizerken Clapton Blues’un peşinden gitmeyi tercih eder. Bu yol onu bir sonraki durağına taşır: John Mayall and the Bluesbreakers. Clapton, gitarist olarak adını bu grupla duyurur. Daha sonra müzik kariyerine Cream ve Blind Faith gruplarında devam eden Clapton, her geçen yıl ününe ün katar. 1970’te ilk solo albümünü kaydeder ve bundan sonra 90’lara kadar kaydettiği albümlerde ve yaptığı film müziklerinde, çok kaba ifadesiyle genel olarak Blues Rock’ın etrafında dolaşır. 91 ve 92’de ardı ardına yayımladığı üç single Wonderful Tonight, Tears in Heaven ve Layla büyük hitler olsa da onu Blues’un biraz uzağına taşır. Ancak bu üç single’den son ikisinin yayımlandığı yılda, 1992’de, MTV’nin insanlığa en büyük hediyesi olan MTV Unplugged serisinden çıkardığı albümü bir yandan çeşitli hit şarkılarının farklı yorumlarını barındırırken bir yandan da gençlik kahramanlarından Big Bill Broonzy, Muddy Waters ve -evet- Robert Johnson’dan nefis Blues yorumları barındırır. Bunun dışında Layla’nın çok farklı bir yorumunu içeren bu güzel albüm aynı zamanda iyi de bir ticari başarı getirir ve dünya çapında 14 milyondan fazla satar. Muhtemeldir ki bu albümün başarısı From The Cradle’a giden yolu açar ya da en azından kısaltır.

Albüm kartonetinden

Eric Clapton, kendi tabiriyle “John Mayall and the Bluesbreakers’a kadar adımlarını geri takip eder” ve Eylül 1994’te o zamana kadar yaptığı en sıkı Blues albümünü, hatta bunun da ötesinde “beyaz adamın” o zaman kadar yaptığı en sıkı Blues albümlerinden birini yayımlar: From the Cradle. Clapton bu kez klasik bir rock grubundan daha geniş bir ekip ile çalışır; gitarlarda Andy Fairweather Low, davulda Jim Keltner, armonikada Jerry Portnoy, bass gitarda Dave Bronze, bariton saksafon ve kornoda Simon Clarke, tenor saksafon ve kornoda Tim Sanders, trompet ve kornoda Roddy Lorimer, piyano ve tuşlu çalgılarda Chris Stainton ve perküsyonda Richard Hayward. İşte bu ekip bu albümü çok ciddiye alan Clapton’a istediği saundu verecek ekiptir. Şöyle der John Pidgeon’a verdiği bir mülakatında: “From The Cradle, müzikal kimliğim anlamında benliğim; benim müzikal kökenim ve anlatmak istediğim şey. Ve gelecekte her nereye gideceksem gideyim, bunun bir parçası olacak.

Eric Clapton, “albümdeki şarkıları nasıl seçtiniz” sorusuna “listeye sürekli şarkı eklemeye devam ettik. Grup hep “bunu denemedik” diye bir şarkı ile geliyordu.” şeklinde yanıt verir ve hayatında bir şekilde bir karşılığı olan şarkılar arasından seçim yaptığını belirtir.

From The Cradle, otuz yıllık kısa ömrüne bir blues efsanesi sığdırmayı başaran, sadece Eric Clapton’ı değil, Eric Clapton’ın etkilendiği blues efsanelerini de etkileyen Leroy Carr’ın standardı Blues Before Sunrise’ın pek de tekin olmayan bir yorumuyla güçlü bir şekilde açılır. Clapton’un bu şarkıdaki çatallı sesi ve gitarı Chris Stainton piyanosuyla adeta dans eder şarkı boyunca. Bu hızlı girişin ardından sırada Eddie Boyd ve Willie Dixon’ın Third Degree’si vardır. İlk şarkının aksine Clapton bu sefer şarkının orijinal yorumunu pek değiştirmez, ancak sanki gitarlar daha da temiz, vokal daha da derinlerdendir. Clapton şarkının kayıt hikâyesini anlatırken şarkının orijinal yorumunu dinlediklerini ve sonra şarkıyı iki seferde kaydettiklerini söyler. Akabinde Lowell Fulson standardı Reconsider Baby çıkar karşımıza. Clapton bu şarkının yorumuna da genel olarak orijinaline sadık kalır. Ancak elbette gitarlar, şarkının orijinal versiyonuna göre daha ön plandadır; iyi ki de öyledir. Clapton bu şarkının da kayıt açısından en kolay yapılan şarkılardan biri olduğunu söyler.

Eric Clapton'ı en çok etkileyen müzisyenlerden biri olan Robert Johnson

Eric Clapton’ı en çok etkileyen müzisyenlerden biri olan Robert Johnson

Albümde dördüncü sırada gelmiş geçmiş en ‘anasının gözü’ blues standartlarından biri, Hoochie Coochie Man yer alır. Şarkı her ne kadar Chicago Blues’u inşa eden müzisyenlerden biri olan Willie Dixon’a ait olsa da ilk kez Muddy Waters tarafından kaydedilmiş olmasına binaen Muddy Waters ile de anılır. Clapton yorumu sanki Dixon yorumuna daha yakın gibidir; gitarını bu şarkıda biraz dinlendirmiştir. Lakin şarkının önceki bazı meşhur yorumlarından farklı olarak harmonika çok öne plandadır. Zamanında Muddy Waters ile de çalmış olan harmonikacı Jerry Portnoy adeta tek başına taşır bu şarkıyı. Portnoy’un yanında şarkının bir diğer hâkimi de deneyimli basçı Dave Bronze’dur. Diğer enstrümanlar da nerede gireceklerini çok iyi bilir ancak sidik yarıştırmazlar. Clapton’ın sesi de çok iddialı değildir bu şarkıda; yani bir şey ispatlamaya çalışmaz. Sonuçta ortaya nefis bir Hoochie Coochie Man yorumu çıkar. Ancak Clapton, John Pidgeon’a verdiği mülakatta bu şarkının kayıtta en çok zamanlarını alan şarkı olduğunu belirtir. Albüm kayıtları sırasında şarkıyı onlarca kez çaldıklarını, birçokları tamam derken onun “yeterince iyi değil” diyerek tekrar çalınmasını istediğini söyleyen Clapton, bunun nedeninin şarkıyı çok sevdiği için, bu kaydın tam anlamıyla mükemmel olmasını istediği için bun kaydın üzerine çok fazla düşmesi olduğunu söyler.

Ardından yine Eddie Boyd’a döner Clapton; Five Long Years. Gitarını bir önceki şarkıda ‘dinlendirdiğinden’ olacak, bu şarkıda gitar çok ön plandadır. Buna nefis bir vokal eşlik eder. Boyd’un yorumunda şarkıyı taşıyan piyano ise mütevazı görünse de ‘çaktırmadan’ şarkının önemli bir parçasıdır. Aynı şeyi harmonika için de söylemek mümkün. Eric Clapton aynı mülakatta bu şarkının kendisi için önemini vurgular ve şarkının üzerinde çalışırken “bu böyle olmayacak, hadi farklı bir şeyler yapalım” dediğini ve ortaya bu yorumun çıktığını söyler. Clapton sonuçtan son derece memnundur.

Eric_Clapton_From_The_Cradle-cdClapton, gitar ve vokaldeki harika performansını bir sonraki şarkı olan bir Sonny Thompson bestesi I’m Tore Down’da da sürdürür ve ortaya albümün en sıkı şarkılarından biri çıkar. Sırada ise yine bir Leroy Carr standardı vardır; How Long Blues. Bu şarkıda farklı bir vokalle karşımıza çıkar Clapton. Slide gitar, piyano ve harmonikanın nefis kombinasyonu bizi bu şarkının orijinalinin kaydedildiği yıllara, 1920’lerin sonlarına götürür adeta… Takip eden şarkıda blues tarihinde zaman biraz daha ileri sarılır ve Jimmy Rogers bestesi Goin’ Away Baby’ye gelinir. Şarkıda harmonika ve elektrik gitarın tam bir uyumu vardır, sanki Clapton’un vokali bu uyumu pek rahatsız etmek istemez gibidir. Sonraki şarkıda sırayı yine bir Jimmy Rogers bestesi olan Blues Leave Me Alone alır. Jerry Portnoy, harmonikası ile bu şarkıda yine ön plandadır. Hemen akabinde John Landis’in Blues Brother filmlerine dâhil etmediğine pişman olması muhtemel bir şarkı vardır; bir Lowell Glenn ve Lowell Fulson eseri Sinner’s Prayer. Bu şarkıyı Genius Loves Company albümündeki Ray Charles & BB King yorumu ile de hatırlarız. Clapton’un yorumu da bu yoruma çok yakındır. Şarkı Joe Cocker, The Who, Andy Fairweather Low ve Bryan Ferry’nin de yanında çalmış olan Chris Stainton’ın piyanosunun tuşları ile başlar. Clapton’un gitarı bu şarkıda yine nerede devreye girmesi gerektiğini çok iyi bilir. Vokali ise şarkının diğer yorumlarından daha ileri taşır şarkıyı ki bu Clapton’ı bile şaşırtır. Zira bu şarkının vokalinin çok dinamik olduğunu ve şarkıyı söylemenin çok güç olduğunu belirtir. Ancak buna rağmen şarkıyı şaşırtıcı derecede kolay kaydettiklerini söyler.

Sıradaki şarkıda, albümde çokça konakladığımız Chicago’dan Güney’e doğru gideriz ve Robert Hicks ya da nam-ı değer Barbecue Bob’un Motherless Child’ı ile karşılaşırız. Clapton bir sonraki şarkıdan önce Piedmont Blues ritmleri ve dingin sesi ile bizi biraz dinlendirir. Zira hemen akabinde gelen şarkıda buna ihtiyacımız olacaktır! Evet, Clapton bizi Güney’de fazla konuk etmeyecek, tekrar Chicago’ya çağıracaktır. Orada bizi Blues tarihinin en sıkı standartlarından biri, Tampa Red ya da Elmore James’e ait olduğu tartışmalı olan It Hurts Me Too beklemektedir. Orijinal yorumunda şarkıyı tamamen piyano taşırken Clapton bu şerefi piyanoya bırakmaz ve onun yerine, şarkının Elmore James’inkinin de dâhil olduğu birçok yorumunda olduğu gibi gitarı koyar. Hem de adeta şarkının sözleri ile uyum halinde olan bir gitarı, neredeyse ağlayan bir gitarı… Gitarın hâkimiyeti bir Freddie King ve Sonny Thompson eseri olan bir sonraki şarkıda, Someday After A While’da da devam eder. Şarkıda Clapton’un gitar sololarını piyano ve bakır üflemeliler ancak geriden izlerler ve adeta sessizce alkış tutmaktan başka bir şey yapmazlar. Gitar bir sonraki şarkı olan Standing Around Crying’ta da biraz ‘sakinleşir’. Clapton, şarkının bestecisi Muddy Waters’ın orijinal yorumuna genelde sadık kalmıştır. Ne de olsa zamanında bu şarkıyı Muddy Waters ile birlikte sahnede canlı çalmışlığı vardır. Ve elbette, harmonika da şarkı boyunca göz önündedir.

Charles Brown, Johnny Moore ve Eddie Williams eseri olan sonraki şarkıda, Driftin’’de kendimizi yine Güney’de buluruz. Albüm, Willie Dixon’ın bir diğer eseri, Groaning The Blues ile kapanır. Clapton, gitarı ile bizi güzel bir şekilde uğurlar bu şarkı ile…

Eric_Clapton_2Albüm tamamen canlı kaydedilir. Sadece Motherless Child’a daha sonra bazı ilave davul ritimleri eklenir. Clapton, kayıt sürecinde bazı şarkıları defalarca tekrarladıklarını, bazılarını ise bir-iki kerede kaydettiklerini söyler ve bu süreci “çok uzun bir konsere” benzetir.

Böylece Eric Clapton’ın uzun yıllar boyu aklında olan, ancak daha genç zamanlarında cesaret edemediği albüm ortaya çıkmış oldur. Clapton, John Pidgeon’un sorduğu o “klişe” soruya, “beyaz adam Blues söyleyebilir mi” sorusuna hiç tereddüt etmeden “kesinlikle hayır” cevabını verir. Hayatı boyunca Blues söyleyebilmek için elinden geleni yaptığını ancak yine de Güneyli siyah Amerikalıların söylediklerinin yarısını bile söyleyebildiğinden şüphe duyduğunu söyler. Ancak bizim şüphe duymadığımız tek bir şey vardır ki o da bu albümün Eric Clapton’un yüreğindeki samimi Blues aşkının muhteşem bir kaydı olduğudur.

Borsa vs Arsa

leave a comment »

Süper Baba'dan bir sahne

Süper Baba’dan bir sahne

Tüm sevimsizliği ile devam eden 90’lı yıllarda, henüz dizi enflasyonunun yaşanmadığı zamanlarda içimizi ısıtan bir dizi vardı: Süper Baba. Hatırlarsınız; hani 50’lerde tohumları ekilen, 80’lerde kuvvetli bir hasat veren o köşedönmeci lümpen tayfanın ‘enayi’ diyerek güldüğü, işsiz zamanında dürüstlük uğruna büyük ikramiyeden vazgeçen, tüm fakirliğin içinde sırf hak etmediğini düşündüğü için kendisine miras kalan için koca dükkândan vazgeçen Fiko’nun hikâyesi…

Dizinin ilk sezonunda Fikret ve kan kardeşi Nihat’ın bir sıkıntısı vardır; çalıştırdıkları semt takımı küme düşmek üzeredir. Fikret ve Nihat ne yaparsa yapsın takımın kötü gidişini durduramamaktadır. Sonunda akıllarına bir fikir gelir: futbolu bıraktıktan sonra takımın sahasında spor yapan Fenerbahçeli ünlü eski futbolcu Selçuk Yula’ya transfer teklifi götürülür. Selçuk Yula başta bu ‘garip’ teklife elbette şaşırır ve sıcak bakmaz. Ne var ki ikilimiz onu bir şekilde ikna eder…

Selçuk Yula

Selçuk Yula

Selçuk Yula ikna edilir edilmesine de şans bizimkilerin yüzüne yine gülmez. Selçuk Yula’nın kolu kırılır ve takımın kaderini belirleyecek son maçı yedek kulübesinden izler. Takım bir gol yeyip geriye düşünce Nihat “bitti bu iş, dayanamam, yüreğim kaldırmıyor” diyerek sahayı terk eder ve Fiko da peşinden gider. Ancak o anda bir mucizenin gerçekleşmekte olduğundan habersizdirler. Takım geriye düşünce Selçuk dayanamaz ve kolu alçıda olduğu halde oyuna girer. Takım o anda ateşlenir; önce Selçuk’un kazandırdığı penaltı ile beraberliği yakalar, sonra da Selçuk’un muhteşem oyunuyla maçı kazanır. Mucize gerçekleşmiştir ve takım kümede kalmıştır.

Mucize maçın ardından mahalleli Selçuk’a bir teşekkür yemeği verir. O yemekte Selçuk şu konuşmayı yapar: “Aslında bana eski günlerimi hatırlattınız. Toprak sahada, kan ter içinde bir meşin top peşine düştüğüm günleri. O günlerde ne para, ne pul, ne şöhret, ne de kızlar vardı. Sadece kazanmak, başarmak istiyorduk. O zamanlar saftık, daha temizdik. Ben bir daha geri dönemem diye düşünüyordum. Meğer dönülebiliyormuş. Asıl ben size teşekkür ederim.

Bu hikaye her ne kadar bir kurgu da olsa, futbolu sadece bir oyun olduğu için seven, futboldan sadece bir oyun olduğu için zevk alan gerçek futbolseverlerin çok hoşuna gider. ‘Gerçek hayatta’ işler artık başka mecralara doğru yol alsa da yıllar sonra bu hikâyenin bir benzeri gerçek olur. Evet, kısa bir süre önce gerçekleşen ve gerçek futbol meraklılarının gözünden kaçıramayacakları bir olaydan, Hayrettin Demirbaş’ın geri dönüşünden bahsediyoruz. Ancak hikâyeyi biraz geriden alalım…

Hayrettin, Altay’daki basarılı performansından sonra 1986 yılından 22 yasında Galatasaray’a transfer olur. O dönem Galatasaray’ın başında efsane bir isim, Jupp Derwall vardır. Derwall’ın yardımcılığını ise daha sonra Türk futboluna damga vuracak teknik direktörlerden biri olacak Mustafa Denizli yürütmektedir.

Hayrettin Demirbaş

Hayrettin Demirbaş

Böylece Hayrettin, Galatasaray’da tatsız bir şekilde sonlanacak futbol yaşamına, o zamanlar pek az Türk futbolcuya nasip olacak bir şekilde başlamıştır: Derwall gibi büyük bir isimle birlikte çalışacaktır. Jupp Derwall belki de Türk futboluna en büyük katkıyı yapmış teknik direktördür. 90’ların sonu ve 2000’lerin başı ile Türk futbolu büyük zaferler yaşamaya başlayacaktı. Ancak Derwall’in Türkiye’ye geldiği zamanlarda Türk futbolu sıralamalarda çok alt sıralardadır. Üstelik bunu sadece başarı düzeyi olarak da görmemek gerekir. Zira Derwall Galatasaray’a geldiğinde takım henüz çim bir antrenman sahasına bile sahip değildir. İşte takımı bu noktadan alan Derwall öyle büyük işler yapar ki, üç yıllık görev süresinin ardından, bizzat kendi yetiştirdiği teknik direktörün, Mustafa Denizli’nin önderliğinde 1988-1989 sezonunda takım Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı final oynar. Kimsenin rüyasında bile göremediği bir başarıdır bu… Ülkenin futbol düzeyi ile karşılaştırıldığında, daha sonra Galatasaray’ın alacağı UEFA Kupası’ndan, Süper Kupa’dan, Milli takımın Dünya üçüncülüğünden, hepsinden daha büyük bir başarıdır bu…

O dönem Hayrettin Galatasaray’a yedek kaleci olarak transfer edilmiştir. Ondan en fazla kendini yetiştirmesi ve gelecekte takımın kalesine geçmesi beklenmektedir. Çünkü kalede büyük bir isim, Yugoslav Milli Takımı’nın basarılı kalecisi Zoran Simoviç bulunmaktadır.

Denizli ve Derwall

Denizli ve Derwall

Ancak sezon başında Hayrettin’i bir sürpriz beklemektedir. Simoviç sezonun açılış maçında sakatlanır ve Hayrettin’e kendini göstermesi için büyük bir fırsat çıkar. Gelin bunu Hayrettin’in kendi ağzından dinleyelim: “Simoviç, sezon açılısı maçında sakatlandı. Almanya’da oynadığımız 6–7 hazırlık maçında kalede ben oynuyorum. Öyle basarılı maçlar çıkarıyorum ki Derwall bile şaşırdı. Kamp bitmeye yakın bir gece odama yardımcısı Ahmet Akcan ile geldi ve bana dürüstçe, ‘Hayrettin beni lütfen yanlış anlama. Yöneticiler bana genç bir çocuk aldıklarını ve 4–5 yıl Simoviç’in arkasında pistikten sonra kaleye geçireceklerini söylediler. Ama sen çok iyi bir kalecisin. Ama ben Simoviç iyilestiğinde ona görev vereceğim. Lütfen kırılma, çalısmalarını sakın aksatma.’ dedi. Ben o anda ne kadar mutlu oldum. Çünkü dürüstlük yapmıs ve düsüncelerini söylemisti. Adam diye ben ona derim.

Hayrettin, Simoviç’in ardından Galatasaray’ın birinci kalecisi olur. Yanı sıra milli takımda da görev alır. Ancak 1994-1995 sezonunda Reinhard Saftig ile sorunlar yaşar ve Vanspor’a kiralanır. Sonraki sezon geri dönse de işler iyi başlamaz. Özellikle 1996 yılındaki Paris St. Germain maçı ve ardından Gençlerbirliği’ne penaltılarla 17-16 kaybedilen maçta hiç penaltı kurtaramaması onun üzerindeki baskıyı artırır. Bu maçlar yüzbinlerce Galatasaray taraftarını üzmüştür ancak belki de en çok üzülen Hayrettin’dir. Nitekim Gençlerbirliği maçından sonra Terim’e şunları söyler: “Ben Galatasaray kalecisi Hayrettin olarak, 17 penaltıdan bir tanesini dahi kurtaramıyorsam bu takıma layık değilim. Beni gönder hocam.

Galatasaray'ın 1988-1989 yılındaki efsanevi kadrosu

Galatasaray’ın 1988-1989 yılındaki efsanevi kadrosu

Böylece Hayrettin ile Galatasaray’ın yolları tamamen ayrılır. 1997-1999 yılları arasında Zeytinburnuspor kalesini korur ve sonraki yıl Ağrıspor’da futbol hayatını noktalar. Ardından antrenörlük ve teknik direktörlük kariyeri başlar. Ne var ki çalıştırdığı takımlar çok göz önünde olmayan takımlardır ve Hayrettin ismi, sıradan futbolseverlerce yavaş yavaş unutulmaya başlanmıştır.

İsminin yeniden hatırlanması ise yıllar sonra bir televizyon programı sayesinde olur. 2009 yılında eski ünlü futbolcuların televizyon için yapacağı bir futbol turnuvasında Tanju Çolak’ın takımının kalesinde Hayrettin vardır. Hayrettin, bu yarışmada başarılı bir performans gösterir. Bir süre sonra 51 Niğdespor teknik direktörü Cevdet Sancaklı, Hayrettin’den takımına kaleci bulması için yardım ister. Hayrettin birkaç isimle görüşür ancak bunlardan hiçbiri ile anlaşamaz. Bunun üzerine Cevdet Sancaklı, Devler Ligi programında performansını beğendiği Hayrettin’e kaleye geçmesi için teklifte bulunur.

Hayrettin, teklifi önce Süper Baba dizisinde Selçuk Yula’nın olduğu gibi şaşkınlıkla karşılar, ancak birkaç gün düşündükten sonra kabul eder. NTV’de Oğuz Haksever’e verdiği mülakatta dönüşünün sebebini şöyle özetler: “Bu heyecanı, bu mutluluğu yeniden yaşamak istedim.” Aslında o mülakatta sadece Hayrettin’in söyledikleri değil, sesindeki heyecan da eldiveni yeniden giymek konusunda nasıl bir heyecan yaşadığını anlatmaktadır. Futbol kariyerinde en üstlere çıkmış bir futbolcunun 47 yaşında bu heyecanı duymasının altında gerçek futbol sevgisinden başka ne olabilir ki?

Hayrettin, 51 Niğdespor’da ilk maçında bir gol yer ancak hiç önemi yoktur, nitekim Polis Meslek Yüksekokulu karışısında takım maçı 7-1 gibi ezici bir skorla kazanmıştır. Lakin Hayrettin’in bu ikinci futbol yaşamı çok uzun sürmez. 28 Şubat 2010’da Niğde Belediyespor’a karşı oynanan final maçında 80. dakikada rakip takımın golüne engel olamaz ve takım 3. Lig’e çıkma şansını kaybeder.

Hayrettin futbola ikinci vedasını açıklamadan hemen önce

Hayrettin futbola ikinci vedasını açıklamadan hemen önce

Maç sonunda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Hayrettin çok üzgündür. Elbette her futbolcu kazanmak için oynar ama gerçek futbol severler için en önemlisi oynamak değil midir? Hayrettin’in geri dönerken söylediği gibi, esas olan “bu heyecanı, bu mutluluğu yeniden yaşamak” değil miydi? Sanırız o bunu yaşamıştır. Dahası, futbolseverlere çok güzel bir anı, hatta bir ders vermiştir…

Artık futbolda çok şeyler değişti. Özellikle Türk futbolu, Derwall’in Türkiye’ye geldiği zamanla kıyaslanamayacak kadar gelişti ve gelişti. Örneğin bugün Türkiye Süper Ligi, 515 milyon Euro değeri ile Avrupa’nın en değerli yedinci ligi konumunda. Bu gelişim, bu büyük paralar konuşulduğunda akla hep Simon Kuper’in ünlü kitabının ismi geliyor: ‘Futbol asla sadece futbol değildir”. Evet, artık futbol asla sadece futbol değil. Ancak gerçek futbolseverler, futbolun sadece futbol olduğu zamanları özlüyorlar. Çünkü ne zaman ki futbol sadece futbol olmaktan çıktı, o zamandan sonra holiganizm, şikeler, her daim güçlüden yana olan kurallar boy göstermeye başladı. Ve bütün bunlar, futboldan, ama sadece bir oyun olan futboldan zevk alan futbolseverleri futboldan soğuttu. Çünkü bu futbolseverler, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz sıradışı futbolcu Metin Kurt’un, yani nam-ı değer Çizgi Metin’in “futbol borsada değil, arsada güzeldir” sözüne hasret duyan insanlardır.

Yararlanılan kaynaklar:

Written by itrablog

16/09/2012 at 02:39

Yirmi birinci gün

leave a comment »

Şehre girerken güneş okyanusun üzerinde batıyordu ve ben bunun son günbatımım olduğunu bilmiyordum. O an sadece o muhteşem günbatımını izliyordum; köprünün altında göz alıcı bir kızıllık vardı. Güneşin okyanusa değdiği yerden suya geçen kızıllık, nehre tatlı bir pembelik olarak ulaşıyordu. Üzerimde ise gök geceye gidiyordu, karanlığa… İşte tam o an, “güneşin en güzel battığı şehirler” listemde bir değişiklik yaptım; Ege Denizi’ni batısına alan şehirleri üç numaraya, okyanusu batısına alan şehirleri iki numaraya geriletirken, okyanusu batısına alan ve bir nehir tarafından ikiye bölünen şehirleri bir numaraya yerleştirdim. Ama öyle basit değildi bu. Zira akşamın kızıllığının okyanustan nehre akması, boğazımdaki bıçak yarasından kanın süzülmesi gibiydi. Şehri ortasından ikiye bölen nehir, bir bıçak yarası gibiydi akşamın kızıllığında. Şehrin üzerindeki gece, şehrin üzerindeki bulutlar başka nasıl açıklanabilirdi ki? Sıradan bir meteorolojik olay olarak mı?

Yok, hayır, o an bunun son gün batımım olduğunu bilmiyordum. Ölümle ilgili çağrışımların ne kadarını o an düşündüm, hatırlamıyorum. Zaten son zamanlarda ne kadar çok şeyi hatırlamıyorum böyle? Ben ki hatıralarla yaşayan bir adam, ben ki unutmamak için her şeyin fotoğrafını çeken, her şeyi not eden, not etmekten neredeyse yaşamaya fırsat bulamayan, notlarında yaşayan, fotoğraf çekmekten bulunduğu yerin tadını çıkaramayan ben… Hatırlamamak kâbusumdur, her zaman. Ama ne yazık ki tanrı beni zayıf bir hafıza ile cezalandırdı. Ama yok, bunu hatırlıyorum; o günbatımının son günbatımım olduğu aklımın ucundan bile geçmiyordu…

Written by itrablog

30/08/2012 at 12:00

sayıklamalar kategorisinde yayınlandı

Tagged with

“Sizi de bekleriz!”

leave a comment »

Père-Lachaise Mezarlığı’nda Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarları (Fotoğraf: itra)

İlkel çağlarda insanlar ölümü bir son olarak görmezlerdi. Onlara göre ölüler bir şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler. Hatta ölülerin yeri geldiğinde geri dönüp yaşayan insanlara zarar verebileceğine inanılırdı. Yani ilkel insanlar ölülere karşı bir yandan saygı ve sevgi, bir yandan da korku duyarlardı. Bu karşıt duyguların ve ölen kişinin ‘yeni hayatının’ en büyük simgesi belki de mezarlıklardır.

Eski kültürlerde ölülerin farklı şekillerde ve farklı yerlere gömüldüğü görülür. Örneğin bundan 4 bin yıl önce Anadolu’da Alişar’da, Kültepe’de, Alacahöyük’te ve daha kimi yerleşim yerlerindeki kazılarda ölülerin ev içlerine gömüldükleri saptanır. Ancak elbette ki bu genel uygulama değildir. Nitekim aynı dönemde Troya’da, Gordion’da ve daha pek çok yerleşim yerinde ev dışında mezarlıklar olduğu bilinmektedir.

Ölünün geri gelebileceği ve yaşayan insanları rahatsız edebileceği inanışı Hristiyanlık öncesi Batı toplumunda da görülür. Bu sebeple mezarlıklar yerleşim alanlarının dışında kurulur. Hristiyanlık sonrasında ise kilise mezarlıkları görülmeye başlanır.

Zamanla kilise mezarlıklarında yer sorunları ortaya çıkarken, şehir dışına kurulan mezarlıklar da zamanla şehirlerin büyümesi sonucu şehir içinde kalırlar; Paris’teki ünlü Père-Lachaise Mezarlığı ya da İstanbul’daki Zincirlikuyu Mezarlığı gibi…

“Her canlı ölümü tadacaktır”

Zincirlikuyu Mezarlığı giriş kapısı (benvegorduklerim.blogspot.com/)

İstanbul’un ilk ‘asri mezarlığı’ olan  Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kurulduğu 1935 yılında kentin nüfusu yaklaşık 750 bin civarındadır. Henüz o bölgede gökdelenlerin türemeye başlamasına yaklaşık 60 yıl vardır. Mezarlık zamanla genişler ve 1960’lı yıllarda bugünkü sınırlarına ulaşır. 2003 yılında eskiyen mezarlık kapısı yenilenir ve kapıya, bugün önünden geçip Levent bölgesindeki plazalarında işlerine giden pek çok kişinin sinirini bozan şu ayet yazılır: “Her canlı ölümü tadacaktır”.

Bu yazının mezarlığın kapısına yazılması o dönemde polemik konusu olur. Yazını öneren şaşırtıcı bir isimdir: Ufuk Uras’ın babası emekli Albay Hasip Uras. CHP’li Binnaz Toprak’ın “Çok sinir bozucu bir şey” olarak nitelendirdiği yazıya ilişkin Ufuk Uras, “O ifadeyi ruhani, ontolojik bir kayıt olarak okumak lazım” der. Gazeteci Ruhat Mengi ise 2003 yılında yazıya ilişkin şu yorumu yapar: “O mezarlığın önünden her gün geçen binlerce insanın gözü bu yazıya ilişiyor ve her ilişmede tüyleri ürperiyor. genç orta-yaşlı ve yaşlı bazı okurlarımıza oradan geçerken yazıyı gördüklerinde ne hissettiklerini sordum istisnasız hepsi ‘Korkunç geliyor. Yazıya bakarken sinirlenip kaza yapmak bile mümkün’ cevabını verdiler. Özellikle gençlerin fena halde siniri bozuluyor.”

Sanırız aradan geçen yaklaşık on yıllık sürede herkes bu yazıya alıştı. Kapının önünden geçip plazadaki işlerine giden çalışanlar artık o yazıya bakıp ölümü düşünmek yerine işyeri entrikaları ile meşgul olmaya devam ediyorlar. Öte yandan, kıtanın öbür ucunda, Portekiz’de bir şapelin girişinde yazanlar ve dahi şapelin kendisi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısında yazan ayetin etkisini çok geride bırakıyor. Gelin şimdi o şapeli görmeye, Portekiz’in Alentejo bölgesinin güzel şehri Évora’ya gidelim…

Kemik Şapeli

Évora (Fotoğraf: itra)

Başkent Lizbon’a yaklaşık 130 km mesafede olan Évora şehri Portekiz’in görülmeye değer tarihi kentlerinden biridir. 1986’dan beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan şehirde, Roma Tapınağı, Évora Katedrali, Graça Kilisesi, Tarihi Évora Üniversitesi, Aziz Fransis (São Francisco) Kilisesi gibi görülmeye değer pek çok yer bulunur. Ancak bu yerleri başka bir yazıya bırakalım ve yazımızı ilgilendiren kısma, Aziz Fransis Kilisesi’nin hemen bitişiğinde bulunan Kemik Şapeli’ne (Capela dos Ossos) gidelim.

Aziz Fransis Kilisesi 1460 ila 1510 yılları arasında, Manuelin etkileşimleri ile Gotik tarzda inşa edildi. 16. Yüzyıl’da şehirde bulunan 42 manastır mezarlığının kapladığı büyük alan bir sorun olarak ortaya çıktığında bazı Fransiskan rahipler buna bir çözüm bulma arayışına girerler. Buldukları çözüm pratik ancak bir o kadar da sıradışıdır. Bu mezarlarda bulunan tüm kemikleri bir şapele toplamaya karar verirler. Rahipler, halen hayatta olan insanlara ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu her an hatırlatmak için bu kemikleri kapalı bir yerde tutmak yerine sergilemeye karar verirler. Şapelin giriş kapısının hemen üzerinde yazan şu sözler, şapelin kuruluş amacını ortaya koyar: “Biz, buradaki kemikler, sizinkileri bekliyoruz.”

Kemik Şapeli’nin girişi (Fotoğraf: itra)

Kemik Şapeli’nin içi tamamıyla, yaklaşık 5 bin kişiye ait olan kemikle kaplanır. Şapeli kuran rahiplerin kemikleri de şapeldedir ancak duvarlarda değil, mihrabın sağındaki lahitte kapalıdır. Şapelde binlerce kemiğin arasında ayrıca, duvarda iki bütün ceset bulunur. Bu cesetlerin kimliği ve neden diğerlerinden farklı olarak bütün halde durduğu bilinmiyor, ancak bu konuda çeşitli efsaneler bulunuyor. Bunlardan en yaygınlarından biri bu cesetler kıskanç bir eş tarafından lanetlenen bir adama ve o adamın küçük oğluna ait olduğu yönündedir.

Şapeli gezdikten sonra sanırız pek çok kişinin aklına şu soru geliyordur: acaba orada sergilenen kemiklerin sahipleri böyle bir şeye razı olurlar mıydı? Bunun cevabını hiçbir zaman bilmeyeceğiz ve o kemikler her gün yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilmeye devam edecek. Aslında tam da bu noktada Kemik Şapel’i belki de bizim Türkçe’de kullandığımız ‘mezar’ sözcüğünün anlamı ile örtüşüyor; nitekim ‘mezar’ Osmanlıca’da ‘ziyaret’ anlamına gelir. Oysa “mezarlık” sözcüğünün İngilizce’deki karşılığı olan ‘cemetery’ (Yunanca kökeni itibarıyla ‘uyku mekânı’ anlamındadır) ve Almanca’daki karşılığı olan ‘Friedhof’ (‘huzur yeri’ anlamındadır), anlam itibarıyla Kemik Şapeli ile pek uyuşmuyor sanırız. Öyle ya da böyle, siz iyisi mi yolunuz İberya dolaylarına düşerse güzel Évora kentine ve Kemik Şapeli’ne de bir uğrayın.

Yararlanılan kaynaklar:

Written by itrablog

25/08/2012 at 20:12

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.