itrablog

Beşikten mezara kadar Blues

leave a comment »

Eric Clapton, From the Cradle (1994)

Eric Clapton - From The CradleMartin Scorsese’nin yapımcılığında gerçekleştirilen The Blues belgesel serisine Wim Wenders, The Soul of a Man adlı yapımıyla katılmıştı. Bu isim belki de Blues müziğe verilen en kısa ve en net tanımdır: “bir erkeğin ruhu”… Tabii söz konusu erkeğin 30’lu yaşlarının ortalarında çokça hayal kırıklığıyla hareket ettiğini, ama hayata küsmediğini… Gelin iyisi mi daha fazla ilerlemeyelim; dedik ya “en kısa ve en net tanım” diye, bırakalım öyle kısa kalsın…

Peki, bu ruh Eric Clapton’ı ne zaman ele geçirdi? Bu soruya kesin bir cevap vermek zor olsa da Sayın Bay Slowhand’in kişisel tarihini kurcaladığımızda henüz delikanlılık çağlarında, pek çok akranının aksine Big Bill Broonzy, Muddy Waters, Sonny Boy Williamson ve saygıda hiçbir zaman kusur etmeyeceği Robert Johnson gibi Blues üstatlarının cazibesine kapıldığını görürüz. Onu ilk grubu The Yardbirds ile buluşturan da ayıran da bu cazibe olacaktır. Nitekim daha sonra grup kendine ticari bir yol çizerken Clapton Blues’un peşinden gitmeyi tercih eder. Bu yol onu bir sonraki durağına taşır: John Mayall and the Bluesbreakers. Clapton, gitarist olarak adını bu grupla duyurur. Daha sonra müzik kariyerine Cream ve Blind Faith gruplarında devam eden Clapton, her geçen yıl ününe ün katar. 1970’te ilk solo albümünü kaydeder ve bundan sonra 90’lara kadar kaydettiği albümlerde ve yaptığı film müziklerinde, çok kaba ifadesiyle genel olarak Blues Rock’ın etrafında dolaşır. 91 ve 92’de ardı ardına yayımladığı üç single Wonderful Tonight, Tears in Heaven ve Layla büyük hitler olsa da onu Blues’un biraz uzağına taşır. Ancak bu üç single’den son ikisinin yayımlandığı yılda, 1992’de, MTV’nin insanlığa en büyük hediyesi olan MTV Unplugged serisinden çıkardığı albümü bir yandan çeşitli hit şarkılarının farklı yorumlarını barındırırken bir yandan da gençlik kahramanlarından Big Bill Broonzy, Muddy Waters ve -evet- Robert Johnson’dan nefis Blues yorumları barındırır. Bunun dışında Layla’nın çok farklı bir yorumunu içeren bu güzel albüm aynı zamanda iyi de bir ticari başarı getirir ve dünya çapında 14 milyondan fazla satar. Muhtemeldir ki bu albümün başarısı From The Cradle’a giden yolu açar ya da en azından kısaltır.

Albüm kartonetinden

Eric Clapton, kendi tabiriyle “John Mayall and the Bluesbreakers’a kadar adımlarını geri takip eder” ve Eylül 1994’te o zamana kadar yaptığı en sıkı Blues albümünü, hatta bunun da ötesinde “beyaz adamın” o zaman kadar yaptığı en sıkı Blues albümlerinden birini yayımlar: From the Cradle. Clapton bu kez klasik bir rock grubundan daha geniş bir ekip ile çalışır; gitarlarda Andy Fairweather Low, davulda Jim Keltner, armonikada Jerry Portnoy, bass gitarda Dave Bronze, bariton saksafon ve kornoda Simon Clarke, tenor saksafon ve kornoda Tim Sanders, trompet ve kornoda Roddy Lorimer, piyano ve tuşlu çalgılarda Chris Stainton ve perküsyonda Richard Hayward. İşte bu ekip bu albümü çok ciddiye alan Clapton’a istediği saundu verecek ekiptir. Şöyle der John Pidgeon’a verdiği bir mülakatında: “From The Cradle, müzikal kimliğim anlamında benliğim; benim müzikal kökenim ve anlatmak istediğim şey. Ve gelecekte her nereye gideceksem gideyim, bunun bir parçası olacak.

Eric Clapton, “albümdeki şarkıları nasıl seçtiniz” sorusuna “listeye sürekli şarkı eklemeye devam ettik. Grup hep “bunu denemedik” diye bir şarkı ile geliyordu.” şeklinde yanıt verir ve hayatında bir şekilde bir karşılığı olan şarkılar arasından seçim yaptığını belirtir.

From The Cradle, otuz yıllık kısa ömrüne bir blues efsanesi sığdırmayı başaran, sadece Eric Clapton’ı değil, Eric Clapton’ın etkilendiği blues efsanelerini de etkileyen Leroy Carr’ın standardı Blues Before Sunrise’ın pek de tekin olmayan bir yorumuyla güçlü bir şekilde açılır. Clapton’un bu şarkıdaki çatallı sesi ve gitarı Chris Stainton piyanosuyla adeta dans eder şarkı boyunca. Bu hızlı girişin ardından sırada Eddie Boyd ve Willie Dixon’ın Third Degree’si vardır. İlk şarkının aksine Clapton bu sefer şarkının orijinal yorumunu pek değiştirmez, ancak sanki gitarlar daha da temiz, vokal daha da derinlerdendir. Clapton şarkının kayıt hikâyesini anlatırken şarkının orijinal yorumunu dinlediklerini ve sonra şarkıyı iki seferde kaydettiklerini söyler. Akabinde Lowell Fulson standardı Reconsider Baby çıkar karşımıza. Clapton bu şarkının yorumuna da genel olarak orijinaline sadık kalır. Ancak elbette gitarlar, şarkının orijinal versiyonuna göre daha ön plandadır; iyi ki de öyledir. Clapton bu şarkının da kayıt açısından en kolay yapılan şarkılardan biri olduğunu söyler.

Eric Clapton'ı en çok etkileyen müzisyenlerden biri olan Robert Johnson

Eric Clapton’ı en çok etkileyen müzisyenlerden biri olan Robert Johnson

Albümde dördüncü sırada gelmiş geçmiş en ‘anasının gözü’ blues standartlarından biri, Hoochie Coochie Man yer alır. Şarkı her ne kadar Chicago Blues’u inşa eden müzisyenlerden biri olan Willie Dixon’a ait olsa da ilk kez Muddy Waters tarafından kaydedilmiş olmasına binaen Muddy Waters ile de anılır. Clapton yorumu sanki Dixon yorumuna daha yakın gibidir; gitarını bu şarkıda biraz dinlendirmiştir. Lakin şarkının önceki bazı meşhur yorumlarından farklı olarak harmonika çok öne plandadır. Zamanında Muddy Waters ile de çalmış olan harmonikacı Jerry Portnoy adeta tek başına taşır bu şarkıyı. Portnoy’un yanında şarkının bir diğer hâkimi de deneyimli basçı Dave Bronze’dur. Diğer enstrümanlar da nerede gireceklerini çok iyi bilir ancak sidik yarıştırmazlar. Clapton’ın sesi de çok iddialı değildir bu şarkıda; yani bir şey ispatlamaya çalışmaz. Sonuçta ortaya nefis bir Hoochie Coochie Man yorumu çıkar. Ancak Clapton, John Pidgeon’a verdiği mülakatta bu şarkının kayıtta en çok zamanlarını alan şarkı olduğunu belirtir. Albüm kayıtları sırasında şarkıyı onlarca kez çaldıklarını, birçokları tamam derken onun “yeterince iyi değil” diyerek tekrar çalınmasını istediğini söyleyen Clapton, bunun nedeninin şarkıyı çok sevdiği için, bu kaydın tam anlamıyla mükemmel olmasını istediği için bun kaydın üzerine çok fazla düşmesi olduğunu söyler.

Ardından yine Eddie Boyd’a döner Clapton; Five Long Years. Gitarını bir önceki şarkıda ‘dinlendirdiğinden’ olacak, bu şarkıda gitar çok ön plandadır. Buna nefis bir vokal eşlik eder. Boyd’un yorumunda şarkıyı taşıyan piyano ise mütevazı görünse de ‘çaktırmadan’ şarkının önemli bir parçasıdır. Aynı şeyi harmonika için de söylemek mümkün. Eric Clapton aynı mülakatta bu şarkının kendisi için önemini vurgular ve şarkının üzerinde çalışırken “bu böyle olmayacak, hadi farklı bir şeyler yapalım” dediğini ve ortaya bu yorumun çıktığını söyler. Clapton sonuçtan son derece memnundur.

Eric_Clapton_From_The_Cradle-cdClapton, gitar ve vokaldeki harika performansını bir sonraki şarkı olan bir Sonny Thompson bestesi I’m Tore Down’da da sürdürür ve ortaya albümün en sıkı şarkılarından biri çıkar. Sırada ise yine bir Leroy Carr standardı vardır; How Long Blues. Bu şarkıda farklı bir vokalle karşımıza çıkar Clapton. Slide gitar, piyano ve harmonikanın nefis kombinasyonu bizi bu şarkının orijinalinin kaydedildiği yıllara, 1920’lerin sonlarına götürür adeta… Takip eden şarkıda blues tarihinde zaman biraz daha ileri sarılır ve Jimmy Rogers bestesi Goin’ Away Baby’ye gelinir. Şarkıda harmonika ve elektrik gitarın tam bir uyumu vardır, sanki Clapton’un vokali bu uyumu pek rahatsız etmek istemez gibidir. Sonraki şarkıda sırayı yine bir Jimmy Rogers bestesi olan Blues Leave Me Alone alır. Jerry Portnoy, harmonikası ile bu şarkıda yine ön plandadır. Hemen akabinde John Landis’in Blues Brother filmlerine dâhil etmediğine pişman olması muhtemel bir şarkı vardır; bir Lowell Glenn ve Lowell Fulson eseri Sinner’s Prayer. Bu şarkıyı Genius Loves Company albümündeki Ray Charles & BB King yorumu ile de hatırlarız. Clapton’un yorumu da bu yoruma çok yakındır. Şarkı Joe Cocker, The Who, Andy Fairweather Low ve Bryan Ferry’nin de yanında çalmış olan Chris Stainton’ın piyanosunun tuşları ile başlar. Clapton’un gitarı bu şarkıda yine nerede devreye girmesi gerektiğini çok iyi bilir. Vokali ise şarkının diğer yorumlarından daha ileri taşır şarkıyı ki bu Clapton’ı bile şaşırtır. Zira bu şarkının vokalinin çok dinamik olduğunu ve şarkıyı söylemenin çok güç olduğunu belirtir. Ancak buna rağmen şarkıyı şaşırtıcı derecede kolay kaydettiklerini söyler.

Sıradaki şarkıda, albümde çokça konakladığımız Chicago’dan Güney’e doğru gideriz ve Robert Hicks ya da nam-ı değer Barbecue Bob’un Motherless Child’ı ile karşılaşırız. Clapton bir sonraki şarkıdan önce Piedmont Blues ritmleri ve dingin sesi ile bizi biraz dinlendirir. Zira hemen akabinde gelen şarkıda buna ihtiyacımız olacaktır! Evet, Clapton bizi Güney’de fazla konuk etmeyecek, tekrar Chicago’ya çağıracaktır. Orada bizi Blues tarihinin en sıkı standartlarından biri, Tampa Red ya da Elmore James’e ait olduğu tartışmalı olan It Hurts Me Too beklemektedir. Orijinal yorumunda şarkıyı tamamen piyano taşırken Clapton bu şerefi piyanoya bırakmaz ve onun yerine, şarkının Elmore James’inkinin de dâhil olduğu birçok yorumunda olduğu gibi gitarı koyar. Hem de adeta şarkının sözleri ile uyum halinde olan bir gitarı, neredeyse ağlayan bir gitarı… Gitarın hâkimiyeti bir Freddie King ve Sonny Thompson eseri olan bir sonraki şarkıda, Someday After A While’da da devam eder. Şarkıda Clapton’un gitar sololarını piyano ve bakır üflemeliler ancak geriden izlerler ve adeta sessizce alkış tutmaktan başka bir şey yapmazlar. Gitar bir sonraki şarkı olan Standing Around Crying’ta da biraz ‘sakinleşir’. Clapton, şarkının bestecisi Muddy Waters’ın orijinal yorumuna genelde sadık kalmıştır. Ne de olsa zamanında bu şarkıyı Muddy Waters ile birlikte sahnede canlı çalmışlığı vardır. Ve elbette, harmonika da şarkı boyunca göz önündedir.

Charles Brown, Johnny Moore ve Eddie Williams eseri olan sonraki şarkıda, Driftin’’de kendimizi yine Güney’de buluruz. Albüm, Willie Dixon’ın bir diğer eseri, Groaning The Blues ile kapanır. Clapton, gitarı ile bizi güzel bir şekilde uğurlar bu şarkı ile…

Eric_Clapton_2Albüm tamamen canlı kaydedilir. Sadece Motherless Child’a daha sonra bazı ilave davul ritimleri eklenir. Clapton, kayıt sürecinde bazı şarkıları defalarca tekrarladıklarını, bazılarını ise bir-iki kerede kaydettiklerini söyler ve bu süreci “çok uzun bir konsere” benzetir.

Böylece Eric Clapton’ın uzun yıllar boyu aklında olan, ancak daha genç zamanlarında cesaret edemediği albüm ortaya çıkmış oldur. Clapton, John Pidgeon’un sorduğu o “klişe” soruya, “beyaz adam Blues söyleyebilir mi” sorusuna hiç tereddüt etmeden “kesinlikle hayır” cevabını verir. Hayatı boyunca Blues söyleyebilmek için elinden geleni yaptığını ancak yine de Güneyli siyah Amerikalıların söylediklerinin yarısını bile söyleyebildiğinden şüphe duyduğunu söyler. Ancak bizim şüphe duymadığımız tek bir şey vardır ki o da bu albümün Eric Clapton’un yüreğindeki samimi Blues aşkının muhteşem bir kaydı olduğudur.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: