itrablog

Archive for the ‘kentler’ Category

Coimbra

leave a comment »

????????Kendine has fado’sunu turistlerin göremeyeceği şehirdir. Yağmurlarının herkesi ıslatamadığı şehirdir. Dar sokaklarının nice anevrizmayı tetiklediği şehirdir -ki yağ gibi akmaktadır tüm sıvılar pek çoklarına göre…

Meydanlarının bir köşesinde garip evlerin olduğu, o evlerin bazılarında garip çatı katlarının olduğu şehirdir. Ve her daim bir masal dekoruna dönmeye hazır olan şehirdir. Mesela otelde yan odanızda Hemingway kalır, kaybolduğunuz bir sokakta bir ortaçağ dekanlısı bir ortaçağ dilberine serenat yapar, rastgele girdiğiniz bir barda yüz yaşındaki garson moscatelinizi getirir, siz o moscateli içersiniz ve zaman olduğundan doksan iki kat daha yavaş akmaya başlar: dar sokaklar dolunaylara, çıkmaz sokaklar zamanda hapsolmuşluklara akmaya başlar. Karanlık sokaklarda kaybolmuşken birden biri elektriği keşfeder ama sizin hayatınızdaki yansıması artık şarap şişenizi koyacağınız bir masanızın olmasıdır: sokaktaki elektrik kutusu.

İçin o halde şarabınızı yeni keşfedilen gecenizi aydınlatırken…

Bitti mi şarabınız, otelinize dönün o halde.

İçiniz mi karardı, uyanın günün ilk ışıklarıyla.

????????Önce pencerenizden davetsizce, mütemadiyen içeri giren Mondego’nun sesini dinleyin. Sonra karşı odanızda kalan müzisyenin tüm gece doğum sancısını çektiği yeni bestesinin -neden birden- doğuşuna tanık olun.

Sonra çıkın dışarı, yumuşak türküsüyle sizi uyandıran Mondego’nun sesini takip edin. Eğer yaz başıysa bir panayırda bulacaksınız kendinizi. Nefis bir kahvaltı vardır orada; Mondego’nun türküsünü dinleyerek büyüyen domuzların başka hiçbir yerde bulamayacağınız jambonlarını bulacaksınız. Mondego’nun devam eden türküsünde bu kahvaltı öyle canlandıracak ki sizi, beyninizdeki tüm harfler, aradan kaç zaman geçmiş olursa olsun, tüm canlılığıyla çıkacak karşınıza, şaşıracak ve kalakalacaksınız…

Dönüş yoluna vuracaksınız kendinizi, bildiğiniz tek şey budur çünkü: dönmek… Ama siz dönerken anılar canlanacak, siz dönerken Mondego türküsünün nakaratını daha bir canlı söyleyecek, siz dönerken güneş daha bir dik düşecek Mondego’nun sularına, siz dönerken panayırda zamane çocukları sizin sadece çocukken kitaplarda okuduğunuz, kitaplardan bildiğiniz oyunları oynayacak, siz dönerken panayırda kitapçılar eski zaman fotoğraflarını, eski zaman kartpostallarını sergileyecek, -ki zamanında ne kitaplar, ne hikâyeler yazmıştınız o eki zaman kartpostallarında, ki şimdi ne çocuklara gebedir o eski zaman kartpostallarının hikâyelerini yazanlar…

????????Yok hayır korkmayın, endişe etmeyin, acele de etmeyin… Sakin ve ağır gişe memurundan alın biletinizi, sakin ve soğukkanlı bir şekilde oturun koltuğunuza, ne kadar hızlı olursa olsun yavaşça bakın camdan geçenlere, geçmeyenlere, geçme ihtimali olanlara, olmayanlara…

Mondego hâlâ akıyor orada, dar sokaklar hâlâ anevrizma riski taşıyor, tasca’lar hâlâ aynı yemekleri sunuyorlar ve hâlâ meraklı gözler bakıyor verandalarında, hâlâ şarap şişeleri var ama orada ama burada, hâlâ bekleyenler var başkalarını bekleyenleri bekleyen…

Hâlâ tam vaktinde gelenler sadece trenler…

Coimbra bir ufuk çizgisi geride şimdi; kendisine has fado’sunu söylüyor, ve hiçbir turist anlamıyor…

Fotoğraflar: itra

Reklamlar

Written by itrablog

29/09/2014 at 15:13

kentler kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Bay Baybay

leave a comment »

Bir şehri şehir yapan nedir? Meydanları mı? Gökdelenleri mi? Parkları mı? Bahçeleri mi? Anıtları mı? Tarihi mi? Üzerine bestelenen şarkılar, içinde çekilen filmler, yazılan romanlar, yaşanan aşklar mı? Kişi başı geliri mi? Fahişeleri, keşleri, tutunamayanları mı? Üniversiteleri, öğrencileri mi? Peki ya delileri? Hani “yeni dünya düzeni” öncesinde mahallelerin olmazsa olmazı olan, daha sonra nerelere kayboldukları bir türlü anlaşılmayan delileri mi?

Daha somutlaşalım, diyelim ki Lizbon; Lizbon’u Lizbon yapan nedir? O zaman önce Madredeus’un Adoro Lisboa şarkısını, bir Lizbon tutkunu şarkısını dinleyelim:

    Tutkunum Lizbon’a
Kralların hikayeleri vardır Lizbon’da
Denizlerin ve ormanların
Lizbon’da otellerin hikayeleri vardır
Casusların ve savaşların
Kahramanların efsaneleri vardır Lizbon’da
Prenseslerin ve genç kızların
İskelelerin hikayeleri vardır lizbon’da
Fadonun ve jiletlerin

Geleneği vardır Lizbon’un
Eski mahallelerinin
Yazın şarap ve sardalya
Nehrin kıyısında
Zemin katları vardır Lizbon’un
Ve yüksek çatı katları
Ve bunlar alçalır ve yükselirler
Dar merdivenlerle

Tutkunum Lizbon’a
Çok istiyorum seni
Çok seviyorum Belém’in göğünde martıları görmeyi

Tutkunum Lizbon’a
Ve hikayelerine
Ve biliyorum ki
Çok kişide bu böyle

Senhor de Adeus

João Manuel Serra ya da nam-ı değer Senhor de Adeus

O halde hikâyeler önemli bir şehir için… Peki hâlâ yazılıyor mu hikâyeler? Eğer şehir, şehirse elbette, her gün yazılıyor hikâyeler… İşte, Lizbon’da kısa bir süresine kadar her gece yazılmaya devam eden bir hikâye vardı; “Senhor de Adeus”un hikâyesi…

Hadi, yazının hüzünlü havasını biraz yumuşatmak için “Senhor de Adeus”u “Bay Baybay” olarak çevirelim. Bay Baybay, en son anneciğini de kaybedince, yalnızlık canına tak edince bir hayale kapılır: Lizbon’u, Portekiz’in en büyük kentini, herkesin birbirine selam verdiği bir köye çevirme hayali… Bu yüzden her gece, Saldanha’yı, Lizbon’un en kalabalık kavşaklarından birini kendine mesken edinir. Ne mi yapar? Gelen geçen arabalara el sallar, o kadar…

Kısa zamanda Lizbon’da bir fenomene dönüşür Bay Baybay. Ama o arabalara, gelen geçene el sallamayı asla ihmal etmez. Öyle ki, bir gün bir ulusal televizyon kanalının muhabiri kendisi ile mülakat yaparken bile geçenlere el sallamaya devam eder.

Sehor de Adeus'u unutmayanlar

Sehor de Adeus’u unutmayanlar

Bay Baybay, ya da gerçek adıyla João Manuel Serra 2010 yılının sonlarında 79 yaşında hayatını kaybeder. Ölümü Lizbon sakinlerini üzüntüye boğar. Ölüm haberi ana haber bültenlerinde ilk sıralarda verilir. Bir grup, Saldanha’da, Bay Baybay’ın her akşam el salladığı yerde toplanıp geçen arabalara el sallar. Hatta tam o noktaya Bay Baybay’ın bir heykelinin dikilmesini isterler…

Geçen zaman içinde Bay Baybay unutulmaz. Hatıraların yanı sıra şarkılarda da yaşatılmaya devam eder. Mesela, adına bestelenmiş şarkılardan birinde, Portekiz’in en “baba” şarkıcılarından Pedro Abrunhosa, grubu “Havyar Komitesi” ile kaydettiği son albümündeki bir şarkısında Bay Baybay’ı anlatır:

Senhor de Adeus / Bay Baybay / Bay Güle Güle

Bilirim bir yol kenarı vardı
Güneşin yavaşça girdiği
Ve gecikmiş bir akşamüstünün olduğu
Belki yolun sonunda taşlar vardı
Güle güle, güle güle
Melekler geliyor
Cennetin sokaklarını yararak

Caddenin zemini gibiyim
Gölgesi olmayanım
Ne kadar çok insan ayrılıyor hızla
Aslında saklanacak kimse yok
Güle güle, güle güle
Melekler geliyor
Cennetin sokaklarını yararak

Gel, gör beni bu gece
Eğer yalnızlık izin verirse
Bana farları göster
Sonra gel yavaşça
Bana el salla
Yaseminden bir mendil
Bakir bir kucaklama
Benimle birlikte deli ol
Bak içime

Ben ten ve rüyalardan bir heykelim
Saldanha’nın mutlu prensiyim
Göğsünde kırlangıçlar saklanmış
Kalp onu yakalayacak olanındır
Güle güle, güle güle
Melekler geliyor
Cennetin sokaklarını yararak

Şimdi boş meydanda
Bir öpücüğün yarısı kaldı
Bul beni, kimsenin aramadığını
Tejo’dan gelen yeli hissedeni
Güle güle, güle güle
Melekler geliyor
Cennetin sokaklarını yararak

Gel gör beni bu gece
Eğer yalnızlık izin verirse
Bana farları göster
Sonra gel yavaşça
Bana el salla
Yaseminden bir mendil
Bakir bir kucaklama
Benimle birlikte deli ol
Bak içime

O zaman yanıt bu mudur? Bir “delinin” ardından ağıt yakan sakinleri olması mıdır bir şehri şehir yapan?

Bay Baybay için yazılmış bir diğer şarkı: Marco Rodrigues, O Homem do Saldanha

Written by itrablog

26/01/2014 at 02:56

“Sizi de bekleriz!”

leave a comment »

Père-Lachaise Mezarlığı’nda Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarları (Fotoğraf: itra)

İlkel çağlarda insanlar ölümü bir son olarak görmezlerdi. Onlara göre ölüler bir şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler. Hatta ölülerin yeri geldiğinde geri dönüp yaşayan insanlara zarar verebileceğine inanılırdı. Yani ilkel insanlar ölülere karşı bir yandan saygı ve sevgi, bir yandan da korku duyarlardı. Bu karşıt duyguların ve ölen kişinin ‘yeni hayatının’ en büyük simgesi belki de mezarlıklardır.

Eski kültürlerde ölülerin farklı şekillerde ve farklı yerlere gömüldüğü görülür. Örneğin bundan 4 bin yıl önce Anadolu’da Alişar’da, Kültepe’de, Alacahöyük’te ve daha kimi yerleşim yerlerindeki kazılarda ölülerin ev içlerine gömüldükleri saptanır. Ancak elbette ki bu genel uygulama değildir. Nitekim aynı dönemde Troya’da, Gordion’da ve daha pek çok yerleşim yerinde ev dışında mezarlıklar olduğu bilinmektedir.

Ölünün geri gelebileceği ve yaşayan insanları rahatsız edebileceği inanışı Hristiyanlık öncesi Batı toplumunda da görülür. Bu sebeple mezarlıklar yerleşim alanlarının dışında kurulur. Hristiyanlık sonrasında ise kilise mezarlıkları görülmeye başlanır.

Zamanla kilise mezarlıklarında yer sorunları ortaya çıkarken, şehir dışına kurulan mezarlıklar da zamanla şehirlerin büyümesi sonucu şehir içinde kalırlar; Paris’teki ünlü Père-Lachaise Mezarlığı ya da İstanbul’daki Zincirlikuyu Mezarlığı gibi…

“Her canlı ölümü tadacaktır”

Zincirlikuyu Mezarlığı giriş kapısı (benvegorduklerim.blogspot.com/)

İstanbul’un ilk ‘asri mezarlığı’ olan  Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kurulduğu 1935 yılında kentin nüfusu yaklaşık 750 bin civarındadır. Henüz o bölgede gökdelenlerin türemeye başlamasına yaklaşık 60 yıl vardır. Mezarlık zamanla genişler ve 1960’lı yıllarda bugünkü sınırlarına ulaşır. 2003 yılında eskiyen mezarlık kapısı yenilenir ve kapıya, bugün önünden geçip Levent bölgesindeki plazalarında işlerine giden pek çok kişinin sinirini bozan şu ayet yazılır: “Her canlı ölümü tadacaktır”.

Bu yazının mezarlığın kapısına yazılması o dönemde polemik konusu olur. Yazını öneren şaşırtıcı bir isimdir: Ufuk Uras’ın babası emekli Albay Hasip Uras. CHP’li Binnaz Toprak’ın “Çok sinir bozucu bir şey” olarak nitelendirdiği yazıya ilişkin Ufuk Uras, “O ifadeyi ruhani, ontolojik bir kayıt olarak okumak lazım” der. Gazeteci Ruhat Mengi ise 2003 yılında yazıya ilişkin şu yorumu yapar: “O mezarlığın önünden her gün geçen binlerce insanın gözü bu yazıya ilişiyor ve her ilişmede tüyleri ürperiyor. genç orta-yaşlı ve yaşlı bazı okurlarımıza oradan geçerken yazıyı gördüklerinde ne hissettiklerini sordum istisnasız hepsi ‘Korkunç geliyor. Yazıya bakarken sinirlenip kaza yapmak bile mümkün’ cevabını verdiler. Özellikle gençlerin fena halde siniri bozuluyor.”

Sanırız aradan geçen yaklaşık on yıllık sürede herkes bu yazıya alıştı. Kapının önünden geçip plazadaki işlerine giden çalışanlar artık o yazıya bakıp ölümü düşünmek yerine işyeri entrikaları ile meşgul olmaya devam ediyorlar. Öte yandan, kıtanın öbür ucunda, Portekiz’de bir şapelin girişinde yazanlar ve dahi şapelin kendisi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısında yazan ayetin etkisini çok geride bırakıyor. Gelin şimdi o şapeli görmeye, Portekiz’in Alentejo bölgesinin güzel şehri Évora’ya gidelim…

Kemik Şapeli

Évora (Fotoğraf: itra)

Başkent Lizbon’a yaklaşık 130 km mesafede olan Évora şehri Portekiz’in görülmeye değer tarihi kentlerinden biridir. 1986’dan beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan şehirde, Roma Tapınağı, Évora Katedrali, Graça Kilisesi, Tarihi Évora Üniversitesi, Aziz Fransis (São Francisco) Kilisesi gibi görülmeye değer pek çok yer bulunur. Ancak bu yerleri başka bir yazıya bırakalım ve yazımızı ilgilendiren kısma, Aziz Fransis Kilisesi’nin hemen bitişiğinde bulunan Kemik Şapeli’ne (Capela dos Ossos) gidelim.

Aziz Fransis Kilisesi 1460 ila 1510 yılları arasında, Manuelin etkileşimleri ile Gotik tarzda inşa edildi. 16. Yüzyıl’da şehirde bulunan 42 manastır mezarlığının kapladığı büyük alan bir sorun olarak ortaya çıktığında bazı Fransiskan rahipler buna bir çözüm bulma arayışına girerler. Buldukları çözüm pratik ancak bir o kadar da sıradışıdır. Bu mezarlarda bulunan tüm kemikleri bir şapele toplamaya karar verirler. Rahipler, halen hayatta olan insanlara ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu her an hatırlatmak için bu kemikleri kapalı bir yerde tutmak yerine sergilemeye karar verirler. Şapelin giriş kapısının hemen üzerinde yazan şu sözler, şapelin kuruluş amacını ortaya koyar: “Biz, buradaki kemikler, sizinkileri bekliyoruz.”

Kemik Şapeli’nin girişi (Fotoğraf: itra)

Kemik Şapeli’nin içi tamamıyla, yaklaşık 5 bin kişiye ait olan kemikle kaplanır. Şapeli kuran rahiplerin kemikleri de şapeldedir ancak duvarlarda değil, mihrabın sağındaki lahitte kapalıdır. Şapelde binlerce kemiğin arasında ayrıca, duvarda iki bütün ceset bulunur. Bu cesetlerin kimliği ve neden diğerlerinden farklı olarak bütün halde durduğu bilinmiyor, ancak bu konuda çeşitli efsaneler bulunuyor. Bunlardan en yaygınlarından biri bu cesetler kıskanç bir eş tarafından lanetlenen bir adama ve o adamın küçük oğluna ait olduğu yönündedir.

Şapeli gezdikten sonra sanırız pek çok kişinin aklına şu soru geliyordur: acaba orada sergilenen kemiklerin sahipleri böyle bir şeye razı olurlar mıydı? Bunun cevabını hiçbir zaman bilmeyeceğiz ve o kemikler her gün yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilmeye devam edecek. Aslında tam da bu noktada Kemik Şapel’i belki de bizim Türkçe’de kullandığımız ‘mezar’ sözcüğünün anlamı ile örtüşüyor; nitekim ‘mezar’ Osmanlıca’da ‘ziyaret’ anlamına gelir. Oysa “mezarlık” sözcüğünün İngilizce’deki karşılığı olan ‘cemetery’ (Yunanca kökeni itibarıyla ‘uyku mekânı’ anlamındadır) ve Almanca’daki karşılığı olan ‘Friedhof’ (‘huzur yeri’ anlamındadır), anlam itibarıyla Kemik Şapeli ile pek uyuşmuyor sanırız. Öyle ya da böyle, siz iyisi mi yolunuz İberya dolaylarına düşerse güzel Évora kentine ve Kemik Şapeli’ne de bir uğrayın.

Yararlanılan kaynaklar:

Written by itrablog

25/08/2012 at 20:12

OOO PORTO!

leave a comment »

Ribeira (Fotoğraf: itra)

Portekiz’in gerçek anlamda büyük iki şehrinden biridir Porto. Ve kuşkusuz, Lizbon ile birlikte en çok bilinen iki şehrinden biridir. Bunun da ötesinde, Avrupa’nın en bilinen şehirlerinden biridir. Eminim dünya üzerinde, Porto adını bilen ancak hangi ülkeye ait olduğunu çıkaramayan pek çok insan vardır; bu Porto’ya has değil elbette, ünü bu şekilde ülkenin ötesine çıkan pek çok şehir var dünyada…

Ama Lizbon gibi “ışıltılı” bir şehir bekleyerek giderseniz Porto’ya yanlılırsınız. Kendi halindedir Porto… Evet, yüzyıllardır oradadır, evet uluslararası bir şehirdir, evet eski kent alanı büyüktür, evet görülesi güzelliktedir ama, pek de umursamaz turistleri. Eski binaları güzeldir ama İspanyol kentlerindeki gibi pırıl pırıl, bakımlı değildir. Dedim ya, pek umursamaz turistleri; sanki “evet hoş geldiniz, buyurun, Riberia’da Douro’ya karşı şarabınızı için, Tripas’ınızı yeyin, kentin tadını çıkarın, beni de fazla uğraştırmayın” der gibidir.

Porto tadını zamanla verir size. Yavaş yavaş işler ruhunuza. Bir bakarsınız –diyelim ki- ruhen ve bedenen bitkin düştüğünüz bir haftanın Pazar’ında güne Riberia’da kahvaltı yaparak başlamışsınızdır. Muhtemelen ortalıklarda kimse yoktur ve bir şeyler yiyecek bir kafeyi zor bulmuşsunuzdur. Ardından Casa da Musica’da senfoni orkestrasının Pazar konserini dinlersiniz. Ardından Boavista Caddesi’ni yürüyerek  takip  eder  ve  okyanus  kıyısındaki  kent parkına ulaşırsınız. Pek kalabalık değildir burası; elele dolaşan birkaç çift, birkaç aile, birkaç bisiklet… Ya kent sanıldığı kadar kalabalık değil ya da bu park çok büyük diye düşünürsünüz. Ucuz olsun diye çantanıza yol üzerindeki Pingo Doce’dan doldurduğunuz nevaleyi ve sadece bir Euro’ya aldığınız şarabı çıkarırsınız.

Burada saatler geçirebilirsiniz huzur içinde. Kafanız hala dağılmadı mı? O zaman kalkın, okyanus kıyısına çıkın ve Douro’ya doğru yürüyün. Sonra Douro’yu tekip ederek tekrar Riberia’ya… Yol uzundur, arada konaklayın. Yol üzerindeki marketten komik rakamlara bir şeyler alıp için nehir kenarındaki banklarda. Ama dikkat edin, Porto’da normalden daha çobuk sarhoş olursunuz. Ve uzaklarda, aklınızdan atamadığınız bir eski sevgiliniz ve bir cep telefonunuz varsa bu sehayat size çok pahalıya patlayabilir…

Porto yavaş yavaş işler ruhunuza. Yalnızlığın başkentlerinden biridir Porto. Gerçek bir Portekiz kentidir. “Hasret”in ne demek olduğunu dünyada en iyi bilen halklardan biri olan Portekizlilerin kentidir. Ve Porto işlemizse ruhunuza, çok özlersiniz onu. Acıdır...

—————————-

Fotoğraflar:

Written by itrablog

10/01/2011 at 22:19

kentler kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,