itrablog

Archive for the ‘n’aber?’ Category

Melankoli

leave a comment »

Edvard Munch - Melancholy

Edvard Munch – Melancholy

Melancolia – küçük bir çocukken bile hoşlanırdı bu kelimeden, sonradan melankoli konusunda kitaplar okudu. Birinde, melankolinin günümüzün tipik bir deneyimi olduğu yazıyordu. ‘Saçmalık!’ diyerek kızdı Amadeu. O, melankolinin zamanla ilgisi olmayan bir deneyim olduğunu söylüyordu, insanların tanıdığı en değerli şeylerden biri olduğu kanısındaydı.”[1]

Pascal Mercier’in şimdiden klasikler arasında gösterilen romanı Lizbon’a Gece Treni’nin kahramanı Amadeu de Prado sanırız ‘melankolinin zamanla ilgisi olmayan bir deneyim olduğu’ konusunda haklıdır. Peki ya onun ‘insanların tanıdığı en değerli şeylerden biri olduğu’ konusundaki görüşü?

Hoş, dağarcığında saudade gibi bir kelime barındıran bir Portekizliden bunu duymak her ne kadar çok şaşırtıcı olmasa da sanırız bu saptamaya ilki gibi –en azından- hemen katılmak çok kolay değil.

Melankoli’den bahsedeceksek ‘saudade’a illâ ki uğrayacağız. Ama önce biraz melankoli kavramını kurcalayalım; nedir? Ne zamandır ademoğlunun başına musallattır? Hastalık mıdır? Tedavisi var mıdır?..

Konu melankoli olunca soru listesi uzamaya çok müsait. Mesela, Aristoteles “filozof olsun, devlet adamı, şair ya da sanatçı olsun neden bütün üstün nitelikli adamlar belirgin bir şekilde melankoliktir” [2] diye sorar?

Gelin bu kurcalamaya sözlükten başlayalım. TDK Büyük Türkçe Sözlük şöyle diyor: “1. ruh b. Kara sevda 2. mec. Hüzün” [3]. Evet, bu oldukça kısa tanımdan bir yere varmak çok kolay değil… O halde biraz gerilere gidelim; İbn Sînâ, “Düşünce ve zanlar tabiî mecrasından saparak korku ve çaresizlie dönüştüğü için bu hastalığa ‘malenkholiya’ dendi” der; yani ona göre melankoli bir hastalıktır [4]. Zira Münir Göle de uzun süren korku ve kaygının melankolinin rastlanan en eski tanımı olduğunu söyler [5]. Oğuz Demiralp, derlediği “ağır depresyonun en ağır biçimi”, “Kişinin belirli bir neden olmadan çöküntü durumuna girip çevreden gelen uyaranlara kapanması ve güçlü suç ve günah duyguları içine girmesi durumu”, “Derin bir üzünç ile genelleşmiş bir kötümserliğin karakterize ettiği patolojik durum”, “Düşe dalıp gitmelerle birlikte yıkılmışlık ve üzünç hali”, melankoli tanımlarından sonra “Bir yandan tıp açısından, öbür yandan yazın ve felsefe açısından, binlerce, on binlerce tanımı var melankoli kavramının” yorumunu yapar ve sözü Bernard Delvaille’ye bırakır: “Melankolinin doyurucu bir tanımı, ya da en azından, bugün beni doyuran bir tanımını bilmiyorum” [6].

O halde, Demiralp’in deyimiyle bu “2500 yıldır süren bir tanımlama etkinliğini” [6] daha ileri götürmektense geriye gidelim ve insanoğlunun melankoli ile ilişkisine kısaca bir bakalım. Tarihte melankolinin izine düştüğümüzde sayfaları geriye doğru çevirdikçe hep yeni bir ize rastlarız. Öyle ki bu takip bizi ‘ilk insana’ kadar dahi götürebilir! Bakın Hildegard von Bingen ne diyor: “Adem Tanrı’nın buyruğuna karşı geldiği andan itibaren melankoli kanına işlemiştir, tıpkı ışık söndüğünde aydınlığın kaybolması, ama kandilin ucundaki ipin is çıkararak kötü bir kokuyla yanmaya devam etmesi gibi, Adem’in başına gelen de budur, ışık söndüğü anda melankoli kanına karışmış, üzüntü ve umutsuzluk duygularını su üstüne çıkarmıştır; aslında Adem düştüğü sırada Şeytan melankoliyi onun ruhuna üflemiş, onu uyuşuk ve inançsız hale getirmiştir.” [7]

Demiralp, Hazret-i Eyüp’ün tektanrılı din kültürünün ilk melankoliği sayıldığını belirtir ve Tevrat’tan şu satırları ekler: “İnsan ki, kadından doğmuştur, günleri kısadır ve sıkıntıya doğar. Çiçek gibi çıkar, ve solar; ve gölge gibi kaçar, ve durmaz.” Demiralp ayrıca, Hazret-i İsa’nın da tarihin en anlamlı melankolik figürlerinden biri olduğunu savunur. Ancak gelin biz dinler tarihinin spekülatif sularından çıkalım ve Batı kültüründe melankoli kavramının geçmişine bir bakalım [6].

Melankolinin Batı kültüründeki tarihinin ilk durağı elbette Antik Yunan olacaktır. Melankolik insan karakterine yazılı kültürde ilk olarak Homeros destanlarında rastlanır. Homeros destanlarında ‘melankoli’ sözcüğü kullanılmasa da bazı kahramanların melankolik davranışları belirgin bir şekilde ön plana çıkar. Bunlar arasında en belirginleri Bellerophontes ve Aias, ve onlar kadar ön planda olmamakla beraber Agamemnon’dur. Hatta Bellerophontes’in yazılı dindışı tarihin tespit ettiği ilk melankolik kişilik olduğu belirtilir [2].

“Aiolos’un oğlu Sisyphos yasardı orada,

İnsanların en kurnazıydı o,

Bir oğlu oldu, Glaukostu adı;

Bellerophontes doğdu ondan sonra, Glaukos’un kusursuz oğlu.

Erkeklik, güzellik bağışladı tanrılar ona,

Ama Proitos geçirdi gönlünden kötü şeyler,

kendisi ondan çok daha güçlüydü,

sürdü onu Argoslular arasından;

……

Kadın bir yalan attı Kral Proitos’a dedi ki:

“Bellerophontes’i öldürmesen lanet sana,

O benim zorla koynuma girmek istedi.”

Böyle dedi o, kralı birden öfke kapladı.

Ama saygı besliyordu yüreğinde, Bellerophontes’e kıyamadı.

……

Ama bir gün tanrılar tiksindi Bellerophontes’ten,

Aleion Ovasında kaldı o tek basına,

İnsan uğrağından uzakta yedi kendi kendini.” [2]

Bellerophontes’in tavrını Serol Teber’den dinleyelim: “Bellerophontes’in bu tavrı, insanın tanrıların boyunduruğundan kurtulma ve özgürleşme çabasının ürkütücü bir örneğidir. Ve melankoli, Homeros destanlarından bu yana,tanrısal düzenlere başkaldırmaya çalışan insanların yazgısını sergiler bir anlamda. Bellerophontes, insanı, tanrılara tutsak eden yazgıdan kurtarmaya çalışmış ve –ayrıca sıradan- insanlar tarafından da terk edilmiştir… Bellerophontes’in durumu, olağanüstü insanlara özgü bir davranışı ve gene olağanüstü insanlara özgü bir yasam tarzına mahkumiyetini göstermiştir. Bu serüven, melankolinin tek nedeni olmasa da en önemli bir nedeni üzerine ciddi ipuçları verebilmektedir.” [2]

İlginçtir, Antik Yunan’da melankoliye en çok tıp alanında yer verilir [2].  Bu dönemde yaygın olan inanışa göre insan bedenindeki dört temel özsu insanın karakterlerini ve davranışlarını belirlemektedir. Bu özsular kan, salgı, sarı (kırmızı) safra ve kara safra’dır. Sağlıklı bir yaşam için bu özsuların denge içinde olması gerekmektedir. Ancak bu neredeyse imkansız bir durumdur, zira bu özsuların birinde artış veya düşüş sık rastlanan bir durumdur. Bu özsulardan konumuz itibarıyla bizi ilgilendireni ‘kara safra’dır; çünkü kara safranın baskın olması melankolik ruh halini ortaya çıkarır.

‘Kara safra’ konusunda Hipokrat’ın da kafa yorduğu görülür. Zira bu ruhsal durumun isim babasının da (melania-kole = kara-safra) Hipokrat olduğu düşünülmektedir. Hipokrat’a göre safra kesesinin salgıladığı suyun kuruması sonucu safra kesesi bir tür ‘zehir’ saçmakta; mide, karaciğer, bağırsaklar ve baş bu durumdan etkilenmektedir. Bunun sonucunda uykusuzluk, korku nöbetleri, çevresinden uzaklaşma, dalgınlık, öfke krizleri, hüzün gibi ‘semptomlar’ görülür. Bu insanlar konuşmak istemezler. Sorulduğunda kısa ve isteksiz yanıtlar verirler. Dahası, Hipokrat melankolinin sosyal belirtileri üzerine de düşünür: “Çökkün, umutsuz, tüm cesaretini yitirmiş bir durum. Üzüntülü. Acı içinde kıvranma. Işıktan ve insandan kaçma. Karanlığı sevme… Konuşmaktan, herhangi bir şeye, soruya muhatap olmaktan kaçınma. Karın ve diyafram bölgesinin dışarıya doğru çıkmış gibi görünümü… Buraya dokunulduğunda burasının ağrılı olduğu görülür. Bu insanlar korkulu bir şey görmek, üzüntülü bir haber duymak istemezler. Hastalık genellikle ilkbaharda ortaya çıkar. Hastalar çok halsiz görünürler. Çok az yemek yerler.” [2]

Aristoteles

Aristoteles

Aristoteles ve Theophrast’ın Sorunlar XXX kitabı melankoli ile ilgili kaleme alınmış, bilinen ilk eser olarak gösterilir. Bu kitap melankoliye bakışı değiştirir; melankoli artık sadece bir hastalık değil, bir mizaç olarak da görülmeye başlar [2]. Ve Aristoteles, girişte alıntıladığımız sorusuna cevabı şöyle verir: “(…) o zaman bütün karasafralıların [melankoliklerin] sıra dışı olmasının nedeni hastalık değil doğa.” [8]

Hipokrat’tan sonra “Kara safra meselesi hakkında kimileri tıp sanatının ihtiyaç duyduğundan daha fazla zaman harcarken kimileri yeteri uzunlukta açıklamalar yapmakta tereddüt etmiş, kimileri de konuya hiç değinmemiştir.”[9] Konuya ‘değinen’ hatta bu ‘değinmelerini’ bugüne kadar aktarmayı başarabilen ünlü hekimler arasında Efesli Rufus, Kapadokyalı Aretaus ve yukarıdaki alıntının sahibi (Bergamalı) Galenos ilk akla gelenlerdir.

İskenderiye’nin ışığının sönmesi, Eski Yunan’la heyecan verici bir dönem yaşayan bilimi derin bir uykuya sürükler. Avrupa’nın kendi uykusunu uyumakla meşgul olduğu dönemde, MS sekizinci ve on ikinci yüzyıllar arasında bilimin ışığı, İslam Dünyası’nın yayıldığı geniş coğrafyada parlar. İslam bilginleri bu dönemde, eski bilginlerin eserlerini tozlu raflarından alacak, bunları işleyecek, bunlara özgün katkılarda bulunacaktır. Zamanı gelince Avrupa İslam bilimini keşfedecek, böylece Eski Yunan bilimiyle de yeniden tanışacaktır. Diğer alanlar gibi tıp da bu yolda geçer. İslam tıbbının temelini Eski Yunan tıbbı –özellikle Galenos’un öğretileri- ile İslam dünyasında geleneksel olarak uygulanan  tıbbi teknikler oluşturur. İslam tıbbının Yunan tıbbı ile teması İran’ın güneyinde Şahabad Kasabası yakınlarında Cundişapur okulu ile başlar. Hipokrat ve Galenos gibi isimlerin eserleri İslam dünyasının ortak dili Arapçaya çevrilir [10-15].

İbn Sina, Ronan’ın tabiriyle “büyük takdir toplayan ve daha mükemmel hale getirilmesi mümkün görülmeyen” [16] eseri Kanun’da melankoliyi bir hastalık olarak tanımlar ve sebebini de “düşünce ve zanların tabii mecrasından saparak korku ve çaresizliğe dönüşmesi” olarak gösterir ve ekler: “yakıcı ‘sevdâ’dan neşet ettiği [meydana geldiği] için bu hastalığa melankoli denmiştir”. İbn Sina, melankolinin beyin içinden ya da beyin dışında harici bir sebepten kaynaklandığını belirtir ve ekler: “Eğer bir madde eşliğinde gelişmişe bu nesne ya başka bir kaynaktan kopup damarlara sirayet etmiş ya da oradaki mevcut yapıyı yakarak veya bozarak ‘sevdâ’ya dönüştürmüştür”. İbn Sina ilerleyen satırlarda şunu ekler: “kalpte oluşan dengesiz bozuk sevdavî mizaç, beynin mizacını bozmakta ve yavaş yavaş sevdavî bir karaktere dönüştürmektedir.” ‘Kalp’e bunca vurgu yapan İbn Sina, hastalığın takibinde kalbin ve beynin tedavisinin aynı anda yürütülmesi gerektiğini söyler [4].

İbn Sina

İbn Sina

İbn Sina melankolinin genellikle erkeklerde görüldüğünü, bununla birlikte bazı kadınlarda da görüldüğünü, üstelik belirtilerinin daha sert ve aşırı olduğunu söyler. Peki nedir melankolinin belirtileri? İbn Sina başlangıç belirtileri olarak olumsuz düşünceler, sebepsiz korku, çabuk kızma, yalnızlık isteği, sarsıntı, kulak çınlaması, baş dönmesi ve özellikle karnın yumuşak bölgesinde meydana gelen bulantıları gösterir. Büyük hekim daha sonra belirtilerde derine iner [4]:

Melankolinin istila belirtileri, titreyişe dönüşen derin korku, her konuda olumsuz fikirlere kapılmak, derin keder, önü alınamaz yalnızlık isteği, ağır sıkıntı duygusu, saçma sapan laflar etmek, hava-yel rüknünün ağır basmasından dolayı aşırı cinsî arzulara teslim olmak, gerçekleşme ihtimali olan ya da olmayan musibetler için kaygı duymaktır. İlerlemiş melankolik vakalarda kişi genelde hiç korkulmaması gereken bir hususta dahi endişe edebilir. Aslında melankolinin belirtisi olan korkuları tek tek saymak mümkün değildir.

Bazı melankolikler göğün üzerlerine düşeceğinden korkar, bir kısmı yerin onları yutacağından endişe eder, başka bir grup cinlerden kaygı duyarken bir diğer grup hükümdarlardan korkar. Bu liste, hırsız ve haydutların saldırısından endişe edenlerden tutunuz da vahşi bir hayvanın ansızın yapacağı hamleden korkanlara kadar uzanır. Kuşkusuz bunca kaygının zuhurunda mazide yaşayanlar büyük rol oynar ama bazen aslâ gerçekleşmemiş bir hadiseyi sanki iki adım önlerinde şimdi vuku buluyormuş gibi tahayyül ederek dehşete kapılabilir! Bazen de kendilerini hükümdar, devlet görevlisi, aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvan, ecinni, büyük kuş hatta [su dolabı vs. gibi] bir mekanik alet olduğunu sanırlar.

Demevi mizaçlı (=kan rüknü ağır basan) melankolikler güleçtirler; zira durup dururken hoşlarına giden şeyleri hayal ederek sevinir ve kahkaha atarlar. Tamamen sevdâvî mizaçlı melankolikler mahzun ve ağlamaklıdırlar; onların bir kısmı ölümü arzularken bir diğer kısmı ölümün lafından bile ürküp küplere binerler.” [4]

İbn Sina daha sonra ‘beyin kaynaklı melankoli’, ‘tüm bedene hakim olan melankoli’, ‘dalak kaynaklı melankoli’, ‘mide kaynaklı melankoli’ gibi türlerin belirtileri hakkında da bilgiler verir. Belirtiler konusunda bunca uzun bir liste sunan hekimin elbette izlenecek tedavi yolları konusunda da fikirleri vardır. Gelin fazla uzatmadan sadece giriş bölümüne bakalım:

“Hastalık vücuda hâkim olmadan derhal tedaviye başlamak gerekir. Zira başlangıçta tedavi daha kolay iken hastalığın istila döneminde tedavi çok zordur. Her halükârda hasta sevindirilmeli, eğlencelere katılmalı, mutedil iklimin hâkim olduğu yerlerde yaşamalı, kaldığı meskeni sık sık havalandırmalı, yattığı yer ve çevresine güzel kokular sürülmelidir. Gezerken, otururken daima kaliteli hoş kokular kullanmalı, iyi malzemeden yapılmış lezzetli ve hafif yemekler yemeli, yaş-taze meyve usaresi emmeli, mizacına uygun besinlerle bedenini güçlendirmeli, yemekten önce kısa bir hamam sefası yapmalı, başına ılık su dökmelidir. Hamamdan çıktığında az ateşli ise biraz su içmesinde beis yoktur. Sağlığını korumak babında iyi bir masaj yapmalıdır. Bir doktor olarak melankoli vakasını takibinde hastayı nemli ve makul ölçüde sıcak tutmaya çalış! Hasta, cinsî münasebete girmekten, aşırı terlemekten, baklagiller familyasından, kuru etten, mercimekten, lahanadan, çok taze veya aşırı sert şaraptan; aşırı tuzlu, asitli, acı, ekşi yiyecek ve içeceklerden kaçınmalıdır. Zaman zaman tatlı ve kaymak yemelidir. Hastaların uyutulma vakti geldiğinde onların başlarını nazikçe haşhaş, papatya ve kasımpatı suyuyla ovmalısın. Zira melankolikler için uyku en etkili tedavi yöntemlerindendir…” [4]

Zaman geçerken melankoli ‘ruhları esir almaya’ devam eder elbette ancak melankolinin algılanışında farklılıklar oluşur. Hıristiyanlığın ilk devirlerinde melankoliye bu kez dinsel sularda rastlıyoruz:

Melankoli, bir başka dönemeçte, Hıristiyanlığın ilk devirlerinde, kendilerini toplumdan, toplumun yozluğundan, bu yolla da günahtan soyutlamak, arınmak isteyen rahiplerin, keşişlerin peşi sıra acedia’ya dönüşüyor, dinsel bir anlam yüklenerek izole olan dinibütünlerin umarsız hastalığı oluyor. Sözcük, Grekçe’den (akedia) geliyor, ilgisizlik, bitkinlik, hüzün karışımı bir ruh haline işaret ediyor. Ruhun, imgelemin baskı altına alınması, bu hastalığı belirliyor.” [5]

Ortaçağ’da melankoliye bakış farklı anlamlar kazanır; tembellikle ve miskinlikle anılmaya başlar [2]. Ortaçağ’ın karanlığının sonundaki ışık görülmeye başlanırken Aristo’nun “Belirli bir niteliğiyle diğerlerinden ayrılan bütün insanlar melankoliktir” [17] görüşüne, bir başka ifade ile “Derin hüzün ve karamsarlık dönemlerinin coşku dolu yaratı anlarına gebe olduğu” [5] görüşüne geri dönülür.

Aydınlanma Çağı’na gelindiğinde melankolikler Ortaçağ’daki gibi ‘hor görülmez’, ancak Antikçağ’ın ‘prestiji’ de pek ortalarda yoktur. Melankolik olmak artık ‘günah’ değildir, lâkin şimdi de “aklın gücüne ve büyüklüğüne güvenmeyen ‘akılsız deliler’dir” [2].

Modernizm ile birlikte Antikçağ’daki bakış kısmen geri döner. Ancak bu kez melankoli yeni birtakım anlamlarla da ilişkilendirilir:

Albrecht Dürer - Melencolia I

Albrecht Dürer – Melencolia I

“Modern dönemde ise psikolojik, sosyolojik ve edebî boyutlar kazanarak, birçok yeni yasam formunun kaynağında yer alan muhalif bir içeriğe bürünmüştür. Kavramın tarihselliğinin yanı sıra bu dönemlerde üstlenmiş olduğu anlamlar günümüz açısından kendini daha belirgin bir biçimde hissettirmektedir. Modernizmin ilk dönemlerinde dikkati çeken durum, kalabalıklar ve kalabalıklar arasında yalnızlaşmış insan tipleridir. Baudelaire’in ondokuzuncu yüzyılın tanığı olarak sorunsallaştırdığı kalabalıklar fikri modernliğin de ilk tanımlamalarını oluşturmaktadır. O dönemler için gerçeklesen bu yeni gelişme, melankoli durumuyla da sıkı bir ilişki içindedir. Bunun nedeni ise modern hayata apar topar girmiş ama hâlâ geleneksel içeriğini de tamamen yitirmemiş bir toplumsallığın yaşamış olduğu bocalamadır. Hem yepyeni bir durum vardır ve bunun sunduğu sayısız zenginlik, diğer yandan ise yeninin getirmiş olduğu bedeller vardır. En temel olanlarından biri ise yalnızlık durumudur. Kentlerde kalabalıklar arttıkça yalnızlık daha da çok artmıştır. Bunun sonuncu ise yeni öznelliklerin oluşmaya başlamasıdır. Bu bakımdan da ondokuzuncu yüzyıl diğer tüm gelişmelerin yanı sıra melankolinin de modernleşme sürecine girişinin yüzyılıdır. Bunu Baudelaire’in metinlerinde izlemek mümkündür.” [2]

Demiralp’in işaret ettiği gibi “Batı’da melankolinin tarihi artık Batı toplumlarında genel kültürün bir parçası olmuştur” [6]. Demiralp şöyle devam eder: “Melankoli biliminin gelişimi, bir yandan Batı iç insanının kendini daha iyi tanıma çabasının bir parçasıdır; öbür yandan da, melankoliyi denetim, giderek egemenlik altına alma uğraşının tarihidir” [6].

Melankoli biliminin” gelişiminde ya da “melankoli literatüründe” en meşhur yayınlardan biri de kuşkusuz Freud’un Yas ve Melankoli başlıklı makalesidir. Şöyle yazar Freud:

“Klinik tablolar, yas ve melankoli arasındaki bağı doğrular gözükmektedir ve dahası çevresel etkilerden kaynaklanan nedenler, her iki durum için ayırdı mümkün olmayacak derecede benzerlik sergilemektedir. Yas, sevilen bir yakının veya ülke, özgürlük, bir ideal gibi düşünsel-soyut bazı değerlerin kaybına karşı gelişen bir reaksiyondur. Yasa neden olan olayların benzerleri, bazı insanlarda, bizde patolojik bir dispozisyon şüphesi doğuracak şekilde melankoliye neden olurlar. Yas içinde her ne kadar yaşama karşı takınılan tutumda büyük bir değişiklik ortaya çıksa da bu değişikliğin bize hiçbir zaman patolojik ve tıbbi tedavilik bir durummuş gibi gözükmemesi çok önemli bir izlenimdir. Biz belirli bir zaman içinde bu durumun üstesinden gelineceğine inanır ve herhangi bir müdahaleyi faydasız hatta zararlı görürüz.

Melankolinin ayırıcı özellikleri, derin acılı bir yeis hali, dış dünyaya ilginin kesilmesi, sevme kapasitesinin kaybı, aktivitelerin inhibisyonu, ve kendini kınamaya, yermeye varan ve sanrısal cezalandırılma beklentisinde sonuçlanacak şekilde, kendine saygıda azalma halidir. Bu tablo, bir belirti hariç yastaki benzer özelliklerle ele alındığında biraz daha anlaşılır olmaktadır. Yasta kendine saygıda bir bozulma yoktur ama diğer belirtiler melankoli ile aynıdır. Sevilen birinin kaybına bir reaksiyon olarak ağır bir yas, melankoli ile benzer acı veren zihinsel bir durumu, dış dünyaya ilginin kaybını-öleni anımsatmayacak şekilde-, ölenin yerini alacağı düşünüldüğünden yeni bir sevgi nesnesi edinme kapasitesinin kaybı, ölenle bağlantılı olmayan her etken çabadan vazgeçişi içerir. Ego’daki bu inhibisyon ve sınırlanmışlık diğer amaç ve ilgilere hiçbir şey bırakmayacak şekilde yasa adanmışlığın bir göstergesidir. Gerçekte, sadece yası nasıl açıklayacağımızı iyi bildiğimiz için bize bu durum patolojik gözükmez.” [18]

Freud’a göre kişinin nesne seçimleri ‘analitik nesne seçimi’ ve ‘narsistik nesne seçimi’ olmak üzere ikiye ayrılır. Analitik nesne seçiminde kişi duygusal yatırım yapmak için annesi ya da babasına benzeyen birini seçerken, narsistik nesne seçiminde ise duygusal yatırımı kendine,  geçmişteki haline ya da olmak istediği kişiye benzeyen birine yapmayı seçer. Melankoli kayba verilen narsistik tepkidir; kişi eksiğini kayıp gibi algılar ve işte bu algılama narsizm ile ilişkilidir [19].

Demiralp, içe kapanmanın narsist yönünün, melankoliyi dozu artmadıkça keyifli bir ruh hali olarak algılama kültürüne temel olduğunu söyler [6]. Acaba melankolinin edebiyatta bu kadar önemli bir yerinin olması bu “keyifli bir ruh hali olarak algılama kültürü” ile mi ilgilidir; yoksa yazar, içindeki acıyı başka bir şekilde dışarı aktaramadığı için midir? Susan Sontag, yazarın örnek bir çilekeş olduğunu, çünkü acı çekmenin en derin katmanlarına indiğini, hem de acısını yüceltmede profesyonel bir yöntem keşfetmiş olduğunu söyler. Yani, “Yazar bir insan olarak acı çeker; yazar olarak da bu acısını sanata dönüştürür” [2].

Mesela, Pessoa’nın Portekiz Denizi şiirindeki şu dizeler ‘acının sanata dönüşmesine’ harika bir örnek değil midir:

Ey tuzlu deniz, tuzunun ne kadarı

Portekiz’in gözyaşlarıdır! [20]

Ya da Nâzım Hikmet’in Memet şiiri, yukarıda sözünü ettiğimiz ‘Portekiz hissiyatı’ saudade ile acının yürek yakan bir karışımı değil midir? Hem belki de, akrabası olduğu diğer Latin dillerine bile çevrilemeyecek derin ve geniş anlamlı saudade kelimesine Portekizce dışındaki bir dilde en yakın kelime ‘hasret’tir…

Nâzım Hikmet

Nâzım Hikmet

Karşı yaka memleket,

Sesleniyorum Varna’dan,

                               işitiyor musun?

                                 Memet! Memet!

 

Karadeniz akıyor durmadan,

deli hasret, deli hasret,

oğlum, sana sesleniyorum,

                       işitiyor musun?

                         Memet! Memet! [21]

Edebiyat içinde melankolinin peşine düşersek bu uçsuz bucaksız okyanusta boğulma riskimiz var. O yüzden gelin burada bırakalım. Siz, melankoli muzdariplerine de ne Hoppokrat’tan, ne Galenos’tan, ne de İbn Sina’dan, ama İtalyan düşünür Marsilio Ficino’dan (1433-1499) bir reçete verelim: Perhiz yapın (her türlü aşırılıktan kaçının), kafa ve beden masajı yaptırın, -ve özellikle de- müzik dinleyin [22]! Ne de olsa bunlar herkesin hoşuna gider, siz iyisi mi ‘insanların tanıdığı en değerli şeylerden biri’ne sahip çıkın…

Kaynaklar

[1] P. Mercier, Lizbon’a Gece Treni, Çev. İlknur Özdemir, 10. Basım, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2012.

[2] A.B. Özgen, Karanlığın Aydınlığı: Melankolinin Tarihsel, Psikanalitik, Sosyolojik ve Felsefi Boyutları Üzerine Bir Araştırma, Yüksek Lisans Tezi, MSGSÜ, İstanbul, 2006.

[3] http://tdkterim.gov.tr/bts/

[4] Ebû Ali İbn Sînâ, Melankolinin Teşhis ve Tedavisi (Çev. A.S. Aykut), Cogito 51 (1997) 24-37.

[5] M. Göle, Aşk Melankolisi Diye, Cogito 51 (1997) 163-169.

[6] O. Demiralp, Hülya ile Sevda, Cogito 51 (1997) 181-191.

[7] J. Starobinski, Tanrı Katında Ruh: Akedia Günahı, Cogito 51 (1997) 224-232.

[8] Aristoteles, Karasafralılık (Çev. Ömer Aygün), Cogito 51 (1997) 108-125.

[9] Galenos, Kara Safra Hakkında (Çev. Begüm Kovulmaz), Cogito 51 (1997) 126-145.

[10] A.N. Kaadan, Child Health as Viewed by Ibn-Sina, JISHIM 2(2003) 37-41.

[11] A. Koçin, İbn Sina, Bilim ve Teknik, 278 (Haziran 1991) 28-29.

[12] Y. Örs, Tıp Evrimi İçinde İbni Sina, Bilim ve Teknik 150 (1980) 18-20.

[13] A. Terzioğlu, İbn Sina, Bilim ve Teknik 184 (1983) 32-33.

[14] İ.A. Çubukçu, İbn Sina, Bilim ve Teknik 163 (1981) 11-13.

[15] H.A. Göktürk, İbni Sina, Bilim ve Teknik 132 (1978) 32-33.

[16] C.A. Ronan, Bilim Tarihi, Çev. E. İhsanoğlu, F. Günergun, TÜBİTAK Yayınları, 2. Basım, Ankara, 2003.

[17] M. Ficino, Âlimlerin Melankolik Olmalarının Nedenleri ve Bu Hale Nasıl Geldikleri (Çev. Serap B. Öztürk), Cogito 51 (1997) 146-154.

[18] S. Freud, Yas ve Melankoli, Çev. R. Uslu, O.E. Berksun, Kriz Dergisi, 1(2) (1993) 98-103.

[19] E. Kamışlı, Melankoli ve Parlayan Zırhlı Şövalye Sendromu, Cogito 51 (1997) 212-223.

[20] F. Pessoa, Mensagem, 5.ª Ed., Estante Editora, Aveiro, Portugal. [Çev. itra]

[21] N. Hikmet, Henüz Vakit Varken Gülüm, 16. Baskı, YKY, İstanbul, 2013.

[22] E. Panofsky, Satürn ve Melankoli, Çev. C. İleri, Cogito 51 (1997) 192-211.

Reklamlar

Written by itrablog

17/03/2013 at 21:30

Borsa vs Arsa

leave a comment »

Süper Baba'dan bir sahne

Süper Baba’dan bir sahne

Tüm sevimsizliği ile devam eden 90’lı yıllarda, henüz dizi enflasyonunun yaşanmadığı zamanlarda içimizi ısıtan bir dizi vardı: Süper Baba. Hatırlarsınız; hani 50’lerde tohumları ekilen, 80’lerde kuvvetli bir hasat veren o köşedönmeci lümpen tayfanın ‘enayi’ diyerek güldüğü, işsiz zamanında dürüstlük uğruna büyük ikramiyeden vazgeçen, tüm fakirliğin içinde sırf hak etmediğini düşündüğü için kendisine miras kalan için koca dükkândan vazgeçen Fiko’nun hikâyesi…

Dizinin ilk sezonunda Fikret ve kan kardeşi Nihat’ın bir sıkıntısı vardır; çalıştırdıkları semt takımı küme düşmek üzeredir. Fikret ve Nihat ne yaparsa yapsın takımın kötü gidişini durduramamaktadır. Sonunda akıllarına bir fikir gelir: futbolu bıraktıktan sonra takımın sahasında spor yapan Fenerbahçeli ünlü eski futbolcu Selçuk Yula’ya transfer teklifi götürülür. Selçuk Yula başta bu ‘garip’ teklife elbette şaşırır ve sıcak bakmaz. Ne var ki ikilimiz onu bir şekilde ikna eder…

Selçuk Yula

Selçuk Yula

Selçuk Yula ikna edilir edilmesine de şans bizimkilerin yüzüne yine gülmez. Selçuk Yula’nın kolu kırılır ve takımın kaderini belirleyecek son maçı yedek kulübesinden izler. Takım bir gol yeyip geriye düşünce Nihat “bitti bu iş, dayanamam, yüreğim kaldırmıyor” diyerek sahayı terk eder ve Fiko da peşinden gider. Ancak o anda bir mucizenin gerçekleşmekte olduğundan habersizdirler. Takım geriye düşünce Selçuk dayanamaz ve kolu alçıda olduğu halde oyuna girer. Takım o anda ateşlenir; önce Selçuk’un kazandırdığı penaltı ile beraberliği yakalar, sonra da Selçuk’un muhteşem oyunuyla maçı kazanır. Mucize gerçekleşmiştir ve takım kümede kalmıştır.

Mucize maçın ardından mahalleli Selçuk’a bir teşekkür yemeği verir. O yemekte Selçuk şu konuşmayı yapar: “Aslında bana eski günlerimi hatırlattınız. Toprak sahada, kan ter içinde bir meşin top peşine düştüğüm günleri. O günlerde ne para, ne pul, ne şöhret, ne de kızlar vardı. Sadece kazanmak, başarmak istiyorduk. O zamanlar saftık, daha temizdik. Ben bir daha geri dönemem diye düşünüyordum. Meğer dönülebiliyormuş. Asıl ben size teşekkür ederim.

Bu hikaye her ne kadar bir kurgu da olsa, futbolu sadece bir oyun olduğu için seven, futboldan sadece bir oyun olduğu için zevk alan gerçek futbolseverlerin çok hoşuna gider. ‘Gerçek hayatta’ işler artık başka mecralara doğru yol alsa da yıllar sonra bu hikâyenin bir benzeri gerçek olur. Evet, kısa bir süre önce gerçekleşen ve gerçek futbol meraklılarının gözünden kaçıramayacakları bir olaydan, Hayrettin Demirbaş’ın geri dönüşünden bahsediyoruz. Ancak hikâyeyi biraz geriden alalım…

Hayrettin, Altay’daki basarılı performansından sonra 1986 yılından 22 yasında Galatasaray’a transfer olur. O dönem Galatasaray’ın başında efsane bir isim, Jupp Derwall vardır. Derwall’ın yardımcılığını ise daha sonra Türk futboluna damga vuracak teknik direktörlerden biri olacak Mustafa Denizli yürütmektedir.

Hayrettin Demirbaş

Hayrettin Demirbaş

Böylece Hayrettin, Galatasaray’da tatsız bir şekilde sonlanacak futbol yaşamına, o zamanlar pek az Türk futbolcuya nasip olacak bir şekilde başlamıştır: Derwall gibi büyük bir isimle birlikte çalışacaktır. Jupp Derwall belki de Türk futboluna en büyük katkıyı yapmış teknik direktördür. 90’ların sonu ve 2000’lerin başı ile Türk futbolu büyük zaferler yaşamaya başlayacaktı. Ancak Derwall’in Türkiye’ye geldiği zamanlarda Türk futbolu sıralamalarda çok alt sıralardadır. Üstelik bunu sadece başarı düzeyi olarak da görmemek gerekir. Zira Derwall Galatasaray’a geldiğinde takım henüz çim bir antrenman sahasına bile sahip değildir. İşte takımı bu noktadan alan Derwall öyle büyük işler yapar ki, üç yıllık görev süresinin ardından, bizzat kendi yetiştirdiği teknik direktörün, Mustafa Denizli’nin önderliğinde 1988-1989 sezonunda takım Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı final oynar. Kimsenin rüyasında bile göremediği bir başarıdır bu… Ülkenin futbol düzeyi ile karşılaştırıldığında, daha sonra Galatasaray’ın alacağı UEFA Kupası’ndan, Süper Kupa’dan, Milli takımın Dünya üçüncülüğünden, hepsinden daha büyük bir başarıdır bu…

O dönem Hayrettin Galatasaray’a yedek kaleci olarak transfer edilmiştir. Ondan en fazla kendini yetiştirmesi ve gelecekte takımın kalesine geçmesi beklenmektedir. Çünkü kalede büyük bir isim, Yugoslav Milli Takımı’nın basarılı kalecisi Zoran Simoviç bulunmaktadır.

Denizli ve Derwall

Denizli ve Derwall

Ancak sezon başında Hayrettin’i bir sürpriz beklemektedir. Simoviç sezonun açılış maçında sakatlanır ve Hayrettin’e kendini göstermesi için büyük bir fırsat çıkar. Gelin bunu Hayrettin’in kendi ağzından dinleyelim: “Simoviç, sezon açılısı maçında sakatlandı. Almanya’da oynadığımız 6–7 hazırlık maçında kalede ben oynuyorum. Öyle basarılı maçlar çıkarıyorum ki Derwall bile şaşırdı. Kamp bitmeye yakın bir gece odama yardımcısı Ahmet Akcan ile geldi ve bana dürüstçe, ‘Hayrettin beni lütfen yanlış anlama. Yöneticiler bana genç bir çocuk aldıklarını ve 4–5 yıl Simoviç’in arkasında pistikten sonra kaleye geçireceklerini söylediler. Ama sen çok iyi bir kalecisin. Ama ben Simoviç iyilestiğinde ona görev vereceğim. Lütfen kırılma, çalısmalarını sakın aksatma.’ dedi. Ben o anda ne kadar mutlu oldum. Çünkü dürüstlük yapmıs ve düsüncelerini söylemisti. Adam diye ben ona derim.

Hayrettin, Simoviç’in ardından Galatasaray’ın birinci kalecisi olur. Yanı sıra milli takımda da görev alır. Ancak 1994-1995 sezonunda Reinhard Saftig ile sorunlar yaşar ve Vanspor’a kiralanır. Sonraki sezon geri dönse de işler iyi başlamaz. Özellikle 1996 yılındaki Paris St. Germain maçı ve ardından Gençlerbirliği’ne penaltılarla 17-16 kaybedilen maçta hiç penaltı kurtaramaması onun üzerindeki baskıyı artırır. Bu maçlar yüzbinlerce Galatasaray taraftarını üzmüştür ancak belki de en çok üzülen Hayrettin’dir. Nitekim Gençlerbirliği maçından sonra Terim’e şunları söyler: “Ben Galatasaray kalecisi Hayrettin olarak, 17 penaltıdan bir tanesini dahi kurtaramıyorsam bu takıma layık değilim. Beni gönder hocam.

Galatasaray'ın 1988-1989 yılındaki efsanevi kadrosu

Galatasaray’ın 1988-1989 yılındaki efsanevi kadrosu

Böylece Hayrettin ile Galatasaray’ın yolları tamamen ayrılır. 1997-1999 yılları arasında Zeytinburnuspor kalesini korur ve sonraki yıl Ağrıspor’da futbol hayatını noktalar. Ardından antrenörlük ve teknik direktörlük kariyeri başlar. Ne var ki çalıştırdığı takımlar çok göz önünde olmayan takımlardır ve Hayrettin ismi, sıradan futbolseverlerce yavaş yavaş unutulmaya başlanmıştır.

İsminin yeniden hatırlanması ise yıllar sonra bir televizyon programı sayesinde olur. 2009 yılında eski ünlü futbolcuların televizyon için yapacağı bir futbol turnuvasında Tanju Çolak’ın takımının kalesinde Hayrettin vardır. Hayrettin, bu yarışmada başarılı bir performans gösterir. Bir süre sonra 51 Niğdespor teknik direktörü Cevdet Sancaklı, Hayrettin’den takımına kaleci bulması için yardım ister. Hayrettin birkaç isimle görüşür ancak bunlardan hiçbiri ile anlaşamaz. Bunun üzerine Cevdet Sancaklı, Devler Ligi programında performansını beğendiği Hayrettin’e kaleye geçmesi için teklifte bulunur.

Hayrettin, teklifi önce Süper Baba dizisinde Selçuk Yula’nın olduğu gibi şaşkınlıkla karşılar, ancak birkaç gün düşündükten sonra kabul eder. NTV’de Oğuz Haksever’e verdiği mülakatta dönüşünün sebebini şöyle özetler: “Bu heyecanı, bu mutluluğu yeniden yaşamak istedim.” Aslında o mülakatta sadece Hayrettin’in söyledikleri değil, sesindeki heyecan da eldiveni yeniden giymek konusunda nasıl bir heyecan yaşadığını anlatmaktadır. Futbol kariyerinde en üstlere çıkmış bir futbolcunun 47 yaşında bu heyecanı duymasının altında gerçek futbol sevgisinden başka ne olabilir ki?

Hayrettin, 51 Niğdespor’da ilk maçında bir gol yer ancak hiç önemi yoktur, nitekim Polis Meslek Yüksekokulu karışısında takım maçı 7-1 gibi ezici bir skorla kazanmıştır. Lakin Hayrettin’in bu ikinci futbol yaşamı çok uzun sürmez. 28 Şubat 2010’da Niğde Belediyespor’a karşı oynanan final maçında 80. dakikada rakip takımın golüne engel olamaz ve takım 3. Lig’e çıkma şansını kaybeder.

Hayrettin futbola ikinci vedasını açıklamadan hemen önce

Hayrettin futbola ikinci vedasını açıklamadan hemen önce

Maç sonunda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Hayrettin çok üzgündür. Elbette her futbolcu kazanmak için oynar ama gerçek futbol severler için en önemlisi oynamak değil midir? Hayrettin’in geri dönerken söylediği gibi, esas olan “bu heyecanı, bu mutluluğu yeniden yaşamak” değil miydi? Sanırız o bunu yaşamıştır. Dahası, futbolseverlere çok güzel bir anı, hatta bir ders vermiştir…

Artık futbolda çok şeyler değişti. Özellikle Türk futbolu, Derwall’in Türkiye’ye geldiği zamanla kıyaslanamayacak kadar gelişti ve gelişti. Örneğin bugün Türkiye Süper Ligi, 515 milyon Euro değeri ile Avrupa’nın en değerli yedinci ligi konumunda. Bu gelişim, bu büyük paralar konuşulduğunda akla hep Simon Kuper’in ünlü kitabının ismi geliyor: ‘Futbol asla sadece futbol değildir”. Evet, artık futbol asla sadece futbol değil. Ancak gerçek futbolseverler, futbolun sadece futbol olduğu zamanları özlüyorlar. Çünkü ne zaman ki futbol sadece futbol olmaktan çıktı, o zamandan sonra holiganizm, şikeler, her daim güçlüden yana olan kurallar boy göstermeye başladı. Ve bütün bunlar, futboldan, ama sadece bir oyun olan futboldan zevk alan futbolseverleri futboldan soğuttu. Çünkü bu futbolseverler, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz sıradışı futbolcu Metin Kurt’un, yani nam-ı değer Çizgi Metin’in “futbol borsada değil, arsada güzeldir” sözüne hasret duyan insanlardır.

Yararlanılan kaynaklar:

Written by itrablog

16/09/2012 at 02:39

Madredeus: yeniden ve daima!

leave a comment »

Image

Beatriz Nunes’li kadrosuyla Madredeus

1985’te kurulan Portekizli grup Madredeus, hiç şüphesiz ki dünya çapındaki tanınırlığını Wim Wenders’ın 1994 tarihli Lisbon Story filmine borçludur. O filmi izleyip de grubun hayranı olmamak mümkün müdür: Wim Wenders’ın muhteşem Lizbon kareleri, Alfama’da ‘azulejo’larla bezeli o muhteşem bina, o binanın Tejo manzaralı muhteşem terası, gerek yüzünün gerekse sesinin güzelliğini kelimelerle ifade etmenin mümkün olmadığı Teresa Salguero, Pedro Magalhães, Rodrigo Leão… Aynı zamanda filmin soundtrack albümü olan 1995 tarihli Ainda…

Ne yazıktır ki 1995 yılında grubun müzikal beyinlerinden Rodrigo Leão gruptan ayrılır. Ama sanırım grup için en acısı 2007’de Teresa Salgueiro’nun gruptan ayrılmasıdır. Teresa Salgueiro’suz bir Madredeus mümkün müdür?

Image

Rodrigo Leão’dan sonra Teresa Salgueiro’lu Madredeus

Bunun pek de imkânsız olmadığını dün gece Porto’da Casa da Música’da görmek ne kadar sevindiriciydi… Evet, Madredeus Teresa Salgueiro’suz ilk albümünün ardından ilk konserini dün gece verdi. Yeni vokalist Beatriz Nunes’in işi hiç kolay değil. Sahnelerdeki tecrübesizliği bir yana, -en azından başlarda- hep Teresa Salgueiro ile karşılaştırılacak olmak bir yana… Ama o Madredeus’un müziğine uyan nefis bir vokal tekniği olduğunu dün gece herkese gösterdi ve sanırım çoğu Madredeus hayranının kafasındaki soru işaretlerini sildi. Bu onun için çok zor bir başlangıçtı ve eminiz zamanla daha da iyi olacak.

“Geri dönüş” turnesi afişi

Madredeus dün gece sahnede yaklaşık iki buçuk saat kaldı. Yoğun alkış karşısında grup iki kez sahneye geri geldi. Casa da Música’nın muhteşem akustiğinde nefis bir konser verdiler. Grup genelde yeni albümlerinden şarkılar çalsa da arada eski şarkılarına da yer verdi. Ancak Ainda albümünden hiç şarkı çalmadılar.

Eski şarkılarda Beatriz Nunes’in bir artısını daha gördük ki, Teresa Salgueiro’yu taklit etmeye çalışmayıp kendi tarzını ortaya koydu: hakkını vermek gerekir ki bu hiç de kolay bir şey değildi. Edebiyata ve dillerine önem veren Portekizlilerin Beatriz Nunes’de hoşuna giden bir nokta daha vardı: şimdiye kadar Teresa Salgueiro ile ilgili duyduğum tek olumsuz eleştiri, söylediği sözlerin net olarak anlaşalamaması olmuştu. Ancak bu yorumları yapanlar Beatriz Nunes ile fazlasıyla tatmin olduklarını söylediler.

Sonuç olarak, Madredeus’un önemli kayıplarına rağmen kendini yenileyebilmesi ve hâlâ sahnede olması çok güzel. Gruptan ayrılan Rodrigo Leão çok başarılı solo işler yapıyor ve sık sık konserler veriyor (hatta geçtiğimiz aylarda İstanbul’da da bir konser verdi). Ancak şahsen aynı şeyi Teresa Salgueiro için söyleyemeyeceğim; solo albümleri beni hiç tatmin etmedi maalesef…

_________________

Tadımlıklar:

Unutulmaz Lizbon Story filminden:

Beatriz Nunes’li yeni Madredeus:

Written by itrablog

28/05/2012 at 21:35

Elveda Polley

leave a comment »

Eugene Polley (ntvmsnbc.com)

Televizyon uzaktan kumandalarının mucidi Amerikalı Eugene Polley, 96 yaşında Chicago’da hayatını kaybetti. Gelin bu vesile ile uzaktan kumandanın tarihine kısa bir bakış atarak tembellerin en büyük kahramanlarından biri olan Polley’e saygı duruşunda bulunalım.

Uzaktan kontrolü sağlayan ilk aygıtlar pek çok alanda olduğu gibi ilk olarak askeri uygulamalarda görülür. 1. Dünya Savaşı sırasında, Alman Donanması’nda, radyo kontrollü deniz botları kullanılır. 2. Dünya Savaşı’nda da radyo kontrollü bombalar ve silahların kullanıldığı görülür. Savaş sonrasında bilim insanları uzaktan kumandaları sivil uygulamalar için de kullanmak için çalışmalara başlar. Bu alanda ilk sonuç 1940’ların sonlarına doğru geliştirilen uzaktan kumandalı garaj kapıları olur. Ne de olsa, arabadan inip garaj kapısını açmak çok zahmetli bir iştir!

İlk televizyon uzaktan kumandası olan “Lazy Bones”, 1950’de Zenith Electronics Co. tarafından geliştirilir. “Lazy Bones”lar bir kablo ile televizyona bağlıdırlar ve görüntü ayarı yapılabilmesine imkan vermektedirler. Bu yenilik televizyon izleyicilerinin hoşuna gitse de odalarının ortasından geçen bir kablo zaman zaman nahoş durumlar yaratır. Bu durum 1955’te Zenith mühendislerinden Eugene  Polley’in geliştirdiği ilk kablosuz televizyon uzaktan kumandası “Flashmatic” ile bertaraf edilir. Televizyonun köşelerine yerleştirilen fotosellerle çalışan “Flashmatic”in, getirdiği büyük yeniliğe karşın bazı önemli kısıtlamaları vardır. Direkt olarak güneş ışığına maruz kaldığı durumlardatelevizyon kendi kendine arama yapmaktadır.

Önceki bütün zorlukları aşarak pratik televizyon uzaktan kumandalarını geliştiren ise yine Zenith’ten, Dr. Robert Adler olur. Dr. Adler 1956’da, ultrasonik tekniğini kullanarak, “Space Command” adını verdiği cihazı geliştirir. “Space Command”, teknik konulardaki pürüzleri giderse de maliyet engeline takılır. Zira bu uzaktan kumandalar televizyonların maliyetlerini %30 kadar artırıyordu. 1980’li yıllarda kullanılmaya başlanan infrared uzaktan kumandalarla bu sorun da aşılır ve uzaktan kumandalar bugünkü ideal hallerine kavuşmuş olur.

Şimdi zapinge bir an için ara verelim, ellerimizi kumandalarımızın üzerine koyalım, üç kez“yaşasın tembellik”  diyelim ve bu başarılı mucide veda edelim: Elveda Polley…

Yararlanılan kaynaklar:

Written by itrablog

23/05/2012 at 17:35

n'aber? kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

Radyasyon cilde iyi gelir mi?

with one comment

Bilim devrimi ile birlikte Tanrı’ya kafa tutan insanoğlu, Sanayi Devrimi ile birlikte bilimden para kazanmayı öğrenir. Bugün bizi epeyce meşgul eden çevre ve sağlık sorunları kabaca 20. Yüzyıl’ın ortalarına kadar insanoğlunun bu “heyecanının” gölgesinde kalır. Hey yeni iyidir ve güzel şeyler vaat etmektedir.

Bu “yeni’lerden” biri de radyoaktivitenin keşfidir. Bu keşif bilimde yeni kapılar açmakla beraber binlerce yıl öncesine ait bitki ya da hayvanların yaşlarının hesaplanmasından malzemelerdeki mikroçatlakların tespitine kadar pek çok alanda pratik kullanım da bulur.

Curielerin çalışmaları sırasında radyumun ellerinde yanıklar oluşturduğunu fark etmeleri uzun sürmemişti. Tıpta, kanserli hastaların tedavisinde kullanılan radyoterapi yönteminin kökeni de işte buraya dayanır. Ancak, o zamanlar radyasyonun zararları bilinmediğinden, radyumun bazı deri hastalılarının tedavisinde kullanılabileceği düşünülür. Bundan kazanç sağlamak isteyen bazı ‘girişimciler’ de bazı ‘parlak’ fikirler üretirler. Bunların en uç noktası ise bir Fransız kozmetik firmasının piyasaya sürdüğü, radyum ve toryum içeren Tho-Radia adlı yüz kremidir.

Kremin ilanında, kremden yayılan ışık güzel bir hanımın yüzünü aydınlatıyor. Şimdiki zamandan bakınca bu ilana ancak gülünebilir. Ancak tarih karşısında bizim de böyle komik duruma düşmemizi sağlayacak şeyler yapmadığımızdan emin miyiz?

Written by itrablog

09/05/2012 at 19:08

n'aber? kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

“Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!” – Grey’s Anatomy vs Doktorlar

leave a comment »

Grey’s Anatomy, 2005’ten bu yana yayımlanan ve dünyanın dört bir yanında geniş bir kitle tarafından takip edilen bir Amerikan hastane dizisi. 2006’da bu dizinin Türkiye’de “Doktorlar” adıyla bir uyarlaması yayımlanmaya başlandı. Ancak dizinin başladığı andan itibaren, incelenen vakalar hariç bambaşka yönde seyrettiği görüldü. Yerli versiyondaki orijinalden sapmalar üzerine yapımcıların diziyi hangi kitleye pazarlamak istedikleri ve bu amaçlarla hangi kaygıları güttükleri rahatça anlaşılabilir. Mesela:

1. Orijinal versiyonda tipler hafif arızalı da olsa, asıl amacı doktorluk mesleğini icra etmek ve bu alanda iyi bir kariyer yapmaktır. Yerli versiyonda ise karakterlerin  dertleri sanki sadece “ışıltılı bir hayata sahip olmak” gibidir.

2. Orijinal versiyonda herkes herkesle yatarken, yerli versiyonda bir “evlenmeden olmaz” anlayışı hakimdir.

3. Orijinal versiyonda eşcinsel ilişkiler yaşanırken yerli versiyonda bu akılların ucundan dahi geçmemiştir.

4. Orijinal versiyondaki beyin cerrahı tip (Derek Shepherd) karısının onu aldatması sonucu başka şehre kaçmış, ama o şehre de bir türlü yerleşememektedir. Bu sebeple karavanda yaşamaktadır. Ancak yerli versiyonda “koskoca doktor karavanda mı kalırmış” anlayışı ile beyimiz yatta ikamet ettirilmektedir.

5. Yukarıda da değinildiği gibi orijinal versiyonda beyin cerrahı beyefendinin terk-i diyar etmesinin sebebi karısının onu en iyi arkadaşı ile aldatması iken, yerli versiyonda “ulan godoş kahraman mı olur” şiarıyla buna başka bir hikâye uydurulmuştur (habersiz çocuk aldırma falan).

6. Orijinal versiyonda başkahramanın “annesi” Alzheimer iken yerli versiyonda her ne hikmetse bu karakter “baba” oluvermiştir. Sanırız “ünlü bir cerrah” elbisesinin bir kadından ziyade bir erkeğe yakıştığı düşünülmüştür.

7. Orijinal versiyonda oyuncular zehir gibiyken yerli versiyonda çoğu tip ortaokul piyeslerindeki oyuncuları hatırlatmaktadır.

8. Orijinal versiyonunda harika müzikleri kullanılırken (şahsi fikrimce dizinin en güzel yanı) yerli versiyonda dakikalarca süren eblek eblek bakışma sahnelerinin altına ağlak müzikler dayanmaktadır.

Liste elbette uzatılabilir. Sözün kısası, yerli versiyonda, hedeflenen lümpen orta ve alt sınıfın hayali olan ışıltılı iş, ışıltılı kadın/erkek, ışıltılı yaşam özlemleri pompalanmıştır. Bunu yaparken, bu sınıflara hala hakim olan feodal değerleri “incitmemek” için çaba sarf edilmiştir. Ha tabi bir de bangır bangır hastane reklamı yapılmıştır.

Written by itrablog

09/10/2011 at 15:27

n'aber? kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

“Penis envy”

leave a comment »

 

Woody Allen’ın unutulmaz Zelig karakteri

Galatasaray’ın tutkunu olduğum çocukluk yıllarımda, Neuchatel Xamax maçları pek çok kişi gibi benim için de inanılmazdı. Meğer rövanş maçındaki 5-0’lık skor, Galatasaray’ın Avrupa’da aldığı en farklı galibiyetmiş. Bunu, geçen gün bu rekorunu bir İsrail takımını 6-0 yenerek kırınca öğrendim. Galatasaray sanırım yeni teknik direktörü Frank Rijkaard ile iyi işler yapacak, ne de olsa adam Barça’yı çalıştırdı…

Maçta Shabani Nonda üç gol attı ve bunun üzerine tribünler “Shabani Nonda, Shabani Nonda, 30 santimlik yarak var onda” şeklinde tezahürat yaptı. Bunun üzerine çok söz söylenebilir tabi ama ilk duyduğumda aklıma bir sürü şey gelirken bir yandan da güldüm. Ne taraftan bakarsan bak, sonuçta bunun komik bir yanı var. Ama bu sözleri binlerce erkeğin hep bir ağızdan bağırmasnı dinleyince benim ilk aklıma gelen, Woody Allen’ın unutulmaz Zelig karakterinin sözleri oldu: “Freud ‘penis envy’nin sadece kadınlarla sınırlı olduğunu savunuyordu”!

Bunun üzerinden birkaç gün geçmedi ki bir kitapta, “aslında erkeklerde ‘vajina envy’ olduğunu savunan bir yazı okudum. Bunun Shabani Nonda ile ilgisi yok tabii ki…

 

Written by itrablog

09/08/2009 at 22:38

n'aber? kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,