itrablog

Archive for the ‘yeni çıkmayan albümler’ Category

Ne güzel komşumuzdun sen Deolinda abla

leave a comment »

Deolinda, Canção ao Lado (2008)

Deolinda

Deolinda

Gelin, İstanbul gibi büyüleyici ve İstanbul gibi yedi tepeli Lizbon şehrinin tepelerinden birine, São Jorge Kalesi’ne doğru bir gezintiye çıkalım. Yolumuz Lizbon’un en eski ve Pessoa’nın deyimiyle1 en pitoresk mahallelerinden birinden, Alfama’dan geçecek; Pessoa’nın “tuzunun ne kadarının Portekiz’in gözyaşları olduğunu”2 merak ettiği Atlas Okyanusu’na doğru bir haliç yapan Tejo Nehri’ne bakan Alfama Mahallesi’nden… Mahallenin sokaklarında dolaşırken pencerelerden birinde, Kadifekale’nin eteklerinde ya da Tarlabaşı sokaklarında da görmüş olabileceğimiz bir kadının meraklı bakışlarına mazhar olabiliriz; işte bu kadın ‘Deolinda abla’dır: otuzlarının sonlarında ya da kırklarının başlarında, bekar, iki kedisi ve bir Japon balığı ile birlikte aynı evi paylaşan, büyükannesinden kalan eski gramofon kayıtlarından esinlenerek penceresinden izlediği komşularının garip hayatlarını gözlemleyerek kendi türkülerini söyleyen ‘Deolinda abla’3

João Fazenda’nın albüm kartonetindeki sevimli çiziminde Deolinda ve kedisi

João Fazenda’nın albüm kartonetindeki sevimli çiziminde Deolinda ve kedisi

Adını bu ‘hayali’ karakterden alan Deolinda’nın temelleri, gitarist Pedro da Silva Martins ve Luis José Martins kardeşlerin 2006 yılında, caz şarkıcısı kuzenleri Ana Bacalhau’yu birlikte şarkı söylemeye davet etmesiyle atılır. Daha sonra, gruba hafiften klasik ve caz tatları taşıyan basçı José Pedro Leitão’nun katılımı ve hele hele Ana Bacalhau ile evlenmesi sonucu grup bir ‘aile grubu’ olarak tamamlanır.

Deolinda fado’dan derin bir şekilde etkilenmiştir ve çıkışında belki de Mariza’nın yakaladığı önemli başarının payı vardır ama grup bir fado grubu değildir. Fado’nun yanı sıra Portekiz folk müziğinden, Cape Verde’nin morna’sından ve Brezilya müziklerinden de etkiler taşır. Ana Bacalhau konserlerinde kadın fado şarkıcılarında sembolleşmiş siyah şalı kullanmaz; onun yerine gelenekse Portekiz desenlerinden oluşan elbiseleri tercih eder.

İlk albüm ‘Canção Ao Lado’ 2008 yıllında yayımlanır. Grubun gitaristi ve şarkı sözü yazarı Pedro da Silva Martins tarafından yaratılan ‘Deolinda karakteri’ João Fazenda’nın albüm kartonetindeki sevimli çizimleri ile adeta ete kemiğe bürünür. Albüm kısa sürede büyük başarı kazanır.

Canção Ao Lado ´albümünün kapağı

Canção Ao Lado ´albümünün kapağı

Albüm, José Pedro Leitão bas tınıları açılan ‘Mal por mal’ şarkısı ile başlar. Şarkının sözleri ve melodisi dinleyiciye nasıl bir grupla karşılaşacağının güzel bir ipucunu verir, ancak belki de esas tanışma bir sonraki şarkı ‘Fado Toninho’da gerçekleşecektir; sıcak bir Latin gitar ezgisi ile başlayan şarkının sözlerinde Deolinda karakteri tüm benliği ile karşımıza çıkar. Diyelim ki yazının başlığındaki sözü etmiş olan ‘Toninho’ya4 cevabı yapıştırır ‘Deolinda abla’: “ah çocukcuğum sen benim için çok zayıfsın!”

Deolinda, Brezilya esintilerinin hissedildiği albümün üçüncü şarkısında ‘aşk hakkında nasıl konuşması gerektiğini bilmediğini’ söylerken  (Não sei falar de amor) ortam biraz hüzünlenir. Takip eden şarkı ‘Contado ninguém acredita’ ile albümün açılış tonuna geri dönülür. Son iki şarkıdır yavaş seyreden ritm ‘Eu tenho um melro’da da devam etse de sanki bu şarkı biraz daha sevinçli gibidir; Deolinda’nın ‘fado söyleyen’ kuşunun anlatıldığı şarkıda o Madredeus şarkılarında sıkça hissettiğimiz hafif acı, hafif hüzünlü ama her nasıl oluyorsa hafif de ‘sevinçli’ meltemi hissederiz… Lakin tüm bu rüzgârlar sonraki şarkıda, ‘Movimento perpétuo associativo’da tamamen dağılır! Bir politik hiciv olan şarkıda bir yapılan ‘devrim çağrıları’na “şimdi olmaz, akşam yemeği zamanı; şimdi olmaz, karnım ağrıyor; şimdi olmaz, yağmur yapıyor; şimdi olmaz, Benfica’nın maçı var” gibi bahanelerle cevap verilir. Grubun bir hayranının internet üzerinde Portekiz’in yeni milli marşı olması için bir dilekçe hazırladığı bu şarkıyı Ana Bacalhau şöyle özetliyor: “Bir şeyleri değiştirmek istiyoruz, devrim yapmak istiyoruz ama iş eyleme geldiğinde mazeretler üretiyoruz ve hiçbir şey olmuyor”5.

João Fazenda’nın çiziminde 'Deolinda abla' ve dünyası

João Fazenda’nın çiziminde ‘Deolinda abla’ ve dünyası

Albümün yedinci şarkısı ‘O fado não é mau’ (Fado kötü değildir) ile albümde fado’ya verilen en büyük selamı gerçekleştiriyor grup. Her ne kadar Ana Bacalhau asla fado söylemeyeceğini, fadonun içine ‘fenalık getirdiğini’ söylese de itiraf etmekten geri kalmıyor: “fado’yu ve aşkı çıkarırsanız geriye ne kalır ki?” Sonraki şarkı ‘Lisboa não é a cidade perfeita’ ile Deolinda, dünyanın üzerine en fazla şarkı bestelenen şehirlerinden birini, aynı zamanda kendi şehirleri de olan Lizbon’u es geçmemiş oluyor. Ancak çocuk dinleyicilerin muhtemelen tamamı albümün buraya kadar olan tüm şarkılarını es geçip dokuzuncu şarkı ‘Fon-fon-fon’u açıyorlar. Zira Portekiz’de bir Deolinda konserine giderseniz çocukların konser boyunca istediklerini alana kadar nasıl ‘Fon-fon-fon’ diye bağırdıklarını göreceksiniz. Sonraki şarkıda, ‘Fado castigo’da dağılan hüzün bulutları sanki yeniden geri gelmiş gibidir. “Saudade’nin6 söylenmesi yasaklansaydı güzel olurdu” deniyor şarkıda ama zaten Ana Bacalhau bunu yalanlamamış mıydı? Ayrıca bu şarkıda sanki yine Madredeus’un o büyülü ezgilerine benzer ezgiler duyarız…

Deolinda konserde

Deolinda konserde

Sonraki şarkı ‘Ai rapaz’da sanki ‘Fado Toninho’daki, ‘Deolinda abla’ geri gelmiş gibidir. Nitekim konserlerinde Ana Bacalhau’nun zıplayarak ve dans ederek söylediği şarkılardan biridir ‘Ai rapaz’. Albüme adını veren ve Fado’ya tatlı bir nanik yapan ‘Canção Ao Lado’dan sonra gelen ‘Garçonete da casa de fado’da gitarlarda Brezilya tonları, Ana Bacalhau’nun dilinde ise Brezilya aksanı vardır. Albümün son şarkısı ‘Clandestino’da farklı bir atmosferle karşılaşırız; Deolinda bu şarkıda bizi karanlık yıllara, Salazar devri Portekiz’ine götürür. Şarkı, o dönemde yaşayan ve polis zulmüne maruz kalan bir çifti anlatır.

Deolinda bir konser için İstanbul'da

Deolinda bir konser için İstanbul’da

‘Clandestino’ ile ‘Deolinda abla’nın hikâyesinin ilk perdesi tamamlanır. Bu kısımda ‘Deolinda abla’nın hikâyeleri bazen Lizbon’un kenar mahalleleri ya da Ana Bacalhau’nun konser kıyafetleri gibi renkli ve Atilla Atalay’ın Sıdıka’sının hikâyeleri gibi muziptir. Ancak grup her ne kadar fado ile arasına bir mesafe koymaya çalışıyorsa ve ‘Deolinda abla’nın melankolik tarafının üzerine çok gitmek istemiyorsa da  ‘Deolinda abla’nın hayatında –en azından babaannesinden kalma plaklardaki fado’ları dinlerken- hüznün ve melankolinin sularında epey ilerlediği anlar olduğunu anlamak güç değil. Hatta belki de bazen Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nda yazdığı şu satırlar ‘Deolinda abla’ya uyuyor olabilir: “Penceremden sarkmış, koca şehirdeki rengârenk yığınları seyrederken ruhum tek bir düşünceyle meşgul: Bütün samimiyetimle ölmek, hesabı kapatmak, dünyadaki hiçbir şehrin üzerinde bir daha asla ışık görmemek, bir daha asla düşünmemek, hissetmemek, güneşin ve günlerin akışını ardımda bir paket kağıdı gibi bırakmak; geniş yatağın kenarına oturup, varolmak için elimde olmadan harcadığım çabayı, ağır bir kıyafet gibi üzerimden çıkarmak istiyorum.”7 Ama bu satırları okuyup da içinizi karartmayın; zira bu etkiyi Deolinda’nın müziğinde hemen göremeyeceksiniz; hemen görülen, hoplaya zıplaya dans ederek şarkılarını söyleyen sıcacık ve samimi bir gruptur…

Notlar:

1 Fernando Pessoa, What the Tourist should see, 7. Baskı, Livros Horizonte, Lizbon, 2012.

2 İlgili dizeler: “Ey tuzlu deniz, tuzunun ne kadarı / Portekiz’in gözyaşlarıdır!”, F. Pessoa, Mensagem, 5.ª Ed., Estante Editora, Aveiro, Portugal. [Çev. itra]

3 http://www.deolinda.com.pt/cancaoaolado/http://www.todayszaman.com/newsDetail_getNewsById.action?newsId=297493; http://www.aksam.com.tr/fadonun-mutlu-yuzu-deolinda–148430h

4 ‘Toninho’ Portekiz’de António adı için yaygın olarak kullanılan bir takma isimdir; bizdeki karşılığı ‘Abdullah – Apocuk’ olabilir.

5 http://www.deolinda.com.pt/cancaoaolado/

6 Tam bir Portekiz hissiyatı olarak nitelendirilen ve akrabası olduğu diğer Latin dillerine bile çevrilemeyecek derin ve geniş anlamlı ‘saudade’ kelimesine belki de Portekizce dışındaki bir dilde en yakın kelime ‘hasret’tir…

7 Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, Çev. Saadet Özen, 2. Basım, Can Yayınları, İstanbul, 2001.

Reklamlar

Written by itrablog

11/11/2013 at 20:05

Beşikten mezara kadar Blues

leave a comment »

Eric Clapton, From the Cradle (1994)

Eric Clapton - From The CradleMartin Scorsese’nin yapımcılığında gerçekleştirilen The Blues belgesel serisine Wim Wenders, The Soul of a Man adlı yapımıyla katılmıştı. Bu isim belki de Blues müziğe verilen en kısa ve en net tanımdır: “bir erkeğin ruhu”… Tabii söz konusu erkeğin 30’lu yaşlarının ortalarında çokça hayal kırıklığıyla hareket ettiğini, ama hayata küsmediğini… Gelin iyisi mi daha fazla ilerlemeyelim; dedik ya “en kısa ve en net tanım” diye, bırakalım öyle kısa kalsın…

Peki, bu ruh Eric Clapton’ı ne zaman ele geçirdi? Bu soruya kesin bir cevap vermek zor olsa da Sayın Bay Slowhand’in kişisel tarihini kurcaladığımızda henüz delikanlılık çağlarında, pek çok akranının aksine Big Bill Broonzy, Muddy Waters, Sonny Boy Williamson ve saygıda hiçbir zaman kusur etmeyeceği Robert Johnson gibi Blues üstatlarının cazibesine kapıldığını görürüz. Onu ilk grubu The Yardbirds ile buluşturan da ayıran da bu cazibe olacaktır. Nitekim daha sonra grup kendine ticari bir yol çizerken Clapton Blues’un peşinden gitmeyi tercih eder. Bu yol onu bir sonraki durağına taşır: John Mayall and the Bluesbreakers. Clapton, gitarist olarak adını bu grupla duyurur. Daha sonra müzik kariyerine Cream ve Blind Faith gruplarında devam eden Clapton, her geçen yıl ününe ün katar. 1970’te ilk solo albümünü kaydeder ve bundan sonra 90’lara kadar kaydettiği albümlerde ve yaptığı film müziklerinde, çok kaba ifadesiyle genel olarak Blues Rock’ın etrafında dolaşır. 91 ve 92’de ardı ardına yayımladığı üç single Wonderful Tonight, Tears in Heaven ve Layla büyük hitler olsa da onu Blues’un biraz uzağına taşır. Ancak bu üç single’den son ikisinin yayımlandığı yılda, 1992’de, MTV’nin insanlığa en büyük hediyesi olan MTV Unplugged serisinden çıkardığı albümü bir yandan çeşitli hit şarkılarının farklı yorumlarını barındırırken bir yandan da gençlik kahramanlarından Big Bill Broonzy, Muddy Waters ve -evet- Robert Johnson’dan nefis Blues yorumları barındırır. Bunun dışında Layla’nın çok farklı bir yorumunu içeren bu güzel albüm aynı zamanda iyi de bir ticari başarı getirir ve dünya çapında 14 milyondan fazla satar. Muhtemeldir ki bu albümün başarısı From The Cradle’a giden yolu açar ya da en azından kısaltır.

Albüm kartonetinden

Eric Clapton, kendi tabiriyle “John Mayall and the Bluesbreakers’a kadar adımlarını geri takip eder” ve Eylül 1994’te o zamana kadar yaptığı en sıkı Blues albümünü, hatta bunun da ötesinde “beyaz adamın” o zaman kadar yaptığı en sıkı Blues albümlerinden birini yayımlar: From the Cradle. Clapton bu kez klasik bir rock grubundan daha geniş bir ekip ile çalışır; gitarlarda Andy Fairweather Low, davulda Jim Keltner, armonikada Jerry Portnoy, bass gitarda Dave Bronze, bariton saksafon ve kornoda Simon Clarke, tenor saksafon ve kornoda Tim Sanders, trompet ve kornoda Roddy Lorimer, piyano ve tuşlu çalgılarda Chris Stainton ve perküsyonda Richard Hayward. İşte bu ekip bu albümü çok ciddiye alan Clapton’a istediği saundu verecek ekiptir. Şöyle der John Pidgeon’a verdiği bir mülakatında: “From The Cradle, müzikal kimliğim anlamında benliğim; benim müzikal kökenim ve anlatmak istediğim şey. Ve gelecekte her nereye gideceksem gideyim, bunun bir parçası olacak.

Eric Clapton, “albümdeki şarkıları nasıl seçtiniz” sorusuna “listeye sürekli şarkı eklemeye devam ettik. Grup hep “bunu denemedik” diye bir şarkı ile geliyordu.” şeklinde yanıt verir ve hayatında bir şekilde bir karşılığı olan şarkılar arasından seçim yaptığını belirtir.

From The Cradle, otuz yıllık kısa ömrüne bir blues efsanesi sığdırmayı başaran, sadece Eric Clapton’ı değil, Eric Clapton’ın etkilendiği blues efsanelerini de etkileyen Leroy Carr’ın standardı Blues Before Sunrise’ın pek de tekin olmayan bir yorumuyla güçlü bir şekilde açılır. Clapton’un bu şarkıdaki çatallı sesi ve gitarı Chris Stainton piyanosuyla adeta dans eder şarkı boyunca. Bu hızlı girişin ardından sırada Eddie Boyd ve Willie Dixon’ın Third Degree’si vardır. İlk şarkının aksine Clapton bu sefer şarkının orijinal yorumunu pek değiştirmez, ancak sanki gitarlar daha da temiz, vokal daha da derinlerdendir. Clapton şarkının kayıt hikâyesini anlatırken şarkının orijinal yorumunu dinlediklerini ve sonra şarkıyı iki seferde kaydettiklerini söyler. Akabinde Lowell Fulson standardı Reconsider Baby çıkar karşımıza. Clapton bu şarkının yorumuna da genel olarak orijinaline sadık kalır. Ancak elbette gitarlar, şarkının orijinal versiyonuna göre daha ön plandadır; iyi ki de öyledir. Clapton bu şarkının da kayıt açısından en kolay yapılan şarkılardan biri olduğunu söyler.

Eric Clapton'ı en çok etkileyen müzisyenlerden biri olan Robert Johnson

Eric Clapton’ı en çok etkileyen müzisyenlerden biri olan Robert Johnson

Albümde dördüncü sırada gelmiş geçmiş en ‘anasının gözü’ blues standartlarından biri, Hoochie Coochie Man yer alır. Şarkı her ne kadar Chicago Blues’u inşa eden müzisyenlerden biri olan Willie Dixon’a ait olsa da ilk kez Muddy Waters tarafından kaydedilmiş olmasına binaen Muddy Waters ile de anılır. Clapton yorumu sanki Dixon yorumuna daha yakın gibidir; gitarını bu şarkıda biraz dinlendirmiştir. Lakin şarkının önceki bazı meşhur yorumlarından farklı olarak harmonika çok öne plandadır. Zamanında Muddy Waters ile de çalmış olan harmonikacı Jerry Portnoy adeta tek başına taşır bu şarkıyı. Portnoy’un yanında şarkının bir diğer hâkimi de deneyimli basçı Dave Bronze’dur. Diğer enstrümanlar da nerede gireceklerini çok iyi bilir ancak sidik yarıştırmazlar. Clapton’ın sesi de çok iddialı değildir bu şarkıda; yani bir şey ispatlamaya çalışmaz. Sonuçta ortaya nefis bir Hoochie Coochie Man yorumu çıkar. Ancak Clapton, John Pidgeon’a verdiği mülakatta bu şarkının kayıtta en çok zamanlarını alan şarkı olduğunu belirtir. Albüm kayıtları sırasında şarkıyı onlarca kez çaldıklarını, birçokları tamam derken onun “yeterince iyi değil” diyerek tekrar çalınmasını istediğini söyleyen Clapton, bunun nedeninin şarkıyı çok sevdiği için, bu kaydın tam anlamıyla mükemmel olmasını istediği için bun kaydın üzerine çok fazla düşmesi olduğunu söyler.

Ardından yine Eddie Boyd’a döner Clapton; Five Long Years. Gitarını bir önceki şarkıda ‘dinlendirdiğinden’ olacak, bu şarkıda gitar çok ön plandadır. Buna nefis bir vokal eşlik eder. Boyd’un yorumunda şarkıyı taşıyan piyano ise mütevazı görünse de ‘çaktırmadan’ şarkının önemli bir parçasıdır. Aynı şeyi harmonika için de söylemek mümkün. Eric Clapton aynı mülakatta bu şarkının kendisi için önemini vurgular ve şarkının üzerinde çalışırken “bu böyle olmayacak, hadi farklı bir şeyler yapalım” dediğini ve ortaya bu yorumun çıktığını söyler. Clapton sonuçtan son derece memnundur.

Eric_Clapton_From_The_Cradle-cdClapton, gitar ve vokaldeki harika performansını bir sonraki şarkı olan bir Sonny Thompson bestesi I’m Tore Down’da da sürdürür ve ortaya albümün en sıkı şarkılarından biri çıkar. Sırada ise yine bir Leroy Carr standardı vardır; How Long Blues. Bu şarkıda farklı bir vokalle karşımıza çıkar Clapton. Slide gitar, piyano ve harmonikanın nefis kombinasyonu bizi bu şarkının orijinalinin kaydedildiği yıllara, 1920’lerin sonlarına götürür adeta… Takip eden şarkıda blues tarihinde zaman biraz daha ileri sarılır ve Jimmy Rogers bestesi Goin’ Away Baby’ye gelinir. Şarkıda harmonika ve elektrik gitarın tam bir uyumu vardır, sanki Clapton’un vokali bu uyumu pek rahatsız etmek istemez gibidir. Sonraki şarkıda sırayı yine bir Jimmy Rogers bestesi olan Blues Leave Me Alone alır. Jerry Portnoy, harmonikası ile bu şarkıda yine ön plandadır. Hemen akabinde John Landis’in Blues Brother filmlerine dâhil etmediğine pişman olması muhtemel bir şarkı vardır; bir Lowell Glenn ve Lowell Fulson eseri Sinner’s Prayer. Bu şarkıyı Genius Loves Company albümündeki Ray Charles & BB King yorumu ile de hatırlarız. Clapton’un yorumu da bu yoruma çok yakındır. Şarkı Joe Cocker, The Who, Andy Fairweather Low ve Bryan Ferry’nin de yanında çalmış olan Chris Stainton’ın piyanosunun tuşları ile başlar. Clapton’un gitarı bu şarkıda yine nerede devreye girmesi gerektiğini çok iyi bilir. Vokali ise şarkının diğer yorumlarından daha ileri taşır şarkıyı ki bu Clapton’ı bile şaşırtır. Zira bu şarkının vokalinin çok dinamik olduğunu ve şarkıyı söylemenin çok güç olduğunu belirtir. Ancak buna rağmen şarkıyı şaşırtıcı derecede kolay kaydettiklerini söyler.

Sıradaki şarkıda, albümde çokça konakladığımız Chicago’dan Güney’e doğru gideriz ve Robert Hicks ya da nam-ı değer Barbecue Bob’un Motherless Child’ı ile karşılaşırız. Clapton bir sonraki şarkıdan önce Piedmont Blues ritmleri ve dingin sesi ile bizi biraz dinlendirir. Zira hemen akabinde gelen şarkıda buna ihtiyacımız olacaktır! Evet, Clapton bizi Güney’de fazla konuk etmeyecek, tekrar Chicago’ya çağıracaktır. Orada bizi Blues tarihinin en sıkı standartlarından biri, Tampa Red ya da Elmore James’e ait olduğu tartışmalı olan It Hurts Me Too beklemektedir. Orijinal yorumunda şarkıyı tamamen piyano taşırken Clapton bu şerefi piyanoya bırakmaz ve onun yerine, şarkının Elmore James’inkinin de dâhil olduğu birçok yorumunda olduğu gibi gitarı koyar. Hem de adeta şarkının sözleri ile uyum halinde olan bir gitarı, neredeyse ağlayan bir gitarı… Gitarın hâkimiyeti bir Freddie King ve Sonny Thompson eseri olan bir sonraki şarkıda, Someday After A While’da da devam eder. Şarkıda Clapton’un gitar sololarını piyano ve bakır üflemeliler ancak geriden izlerler ve adeta sessizce alkış tutmaktan başka bir şey yapmazlar. Gitar bir sonraki şarkı olan Standing Around Crying’ta da biraz ‘sakinleşir’. Clapton, şarkının bestecisi Muddy Waters’ın orijinal yorumuna genelde sadık kalmıştır. Ne de olsa zamanında bu şarkıyı Muddy Waters ile birlikte sahnede canlı çalmışlığı vardır. Ve elbette, harmonika da şarkı boyunca göz önündedir.

Charles Brown, Johnny Moore ve Eddie Williams eseri olan sonraki şarkıda, Driftin’’de kendimizi yine Güney’de buluruz. Albüm, Willie Dixon’ın bir diğer eseri, Groaning The Blues ile kapanır. Clapton, gitarı ile bizi güzel bir şekilde uğurlar bu şarkı ile…

Eric_Clapton_2Albüm tamamen canlı kaydedilir. Sadece Motherless Child’a daha sonra bazı ilave davul ritimleri eklenir. Clapton, kayıt sürecinde bazı şarkıları defalarca tekrarladıklarını, bazılarını ise bir-iki kerede kaydettiklerini söyler ve bu süreci “çok uzun bir konsere” benzetir.

Böylece Eric Clapton’ın uzun yıllar boyu aklında olan, ancak daha genç zamanlarında cesaret edemediği albüm ortaya çıkmış oldur. Clapton, John Pidgeon’un sorduğu o “klişe” soruya, “beyaz adam Blues söyleyebilir mi” sorusuna hiç tereddüt etmeden “kesinlikle hayır” cevabını verir. Hayatı boyunca Blues söyleyebilmek için elinden geleni yaptığını ancak yine de Güneyli siyah Amerikalıların söylediklerinin yarısını bile söyleyebildiğinden şüphe duyduğunu söyler. Ancak bizim şüphe duymadığımız tek bir şey vardır ki o da bu albümün Eric Clapton’un yüreğindeki samimi Blues aşkının muhteşem bir kaydı olduğudur.

Kaç çiçek yılı geçti?

leave a comment »

Murat Özyüksel, Bir Çiçek Yılı Sonra (1994)

kapakTürkiye, 80’lerin melankolikliği cebinde, duvarlara çarpa çarpa 90’ların ortasına doğru gitmektedir. Halk, kendini ezip geçen darbenin yaralarını saramadan gittikçe fakirleşmekte, parası bitmek bilmeyen savaşa ve iktidardakilerin yakınlarına gitmektedir. Halka tarihinin en büyük kemer sıkma politikası dayatılırken devalüasyondan bir gün önce Merkez Bankası’ndan yüklüce döviz alan “eş-dost” bir gecede servetlerine servet katmaktadır. DGM, Aziz Nesin hakkında ‘Sivas olaylarının tahrikçisi’ olduğu gerekçesiyle suç duyurusunda bulunurken gerçek failler hâlâ hak ettikleri cezalara çarptırılmamaktadır. Refah Partisi fütursuzca palazlanmakta, Tayyip Erdoğan ve Melih Gökçek isimleri belediye başkanı olarak siyaset sahnesine çıkmaktadır.

Tüm bunlar yaşanırken, darbenin henüz dumanı tüterken doğan nesil ergenlik sancıları ile boğuşmakta, halen devam etmekte olan 80’lerin kitsch’liği içinde ruhunu besleyecek edebiyat ve sanat eserlerine önceki kuşaklardan çok uzakta durmaktadır. Ülkede kaliteli müzik yapanlar ortalarda görünmezken, saçma sapan pop şarkıcıları saçma sapan şarkıları ile milyonlu satış rakamlarına ulaşmaktadır.

İşte böyle bir ortamda, değişik kapağı ile bir albüm sessiz sedasız raflarda yerini alır. Pek fark edilmez ve adından pek söz ettirmez, ama ona ulaşanları bambaşka dünyalara; şiirin ve caz motifleri ile tadlandırılmış hafif rock ezgilerinin bahçelerine götürür.

Albüm kapağındaki fotoğraf kadar, kapaktaki isim de sıradışıdır: İstanbul Üniversitesi’nde siyasi tarih doçenti Murat Özyüksel. Özyüksel, albümün kartonetinde albümün öyküsünü kısaca şöyle anlatır:

Murat Özyüksel 2007 yılında Işığın Yansıması ile Barışarock’ta (isiginyansimasi.com)

Bu albümün öyküsü, Uludağ Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim üyeliği yaptığım dönemde başladı. Albümdeki şarkıların çoğunu sevgili öğrencilerimle kurduğum grubumuz “Işığın Yansıması” konserlerinde yorumladık. “Bir Çiçek Yılı Sonra” bunların yanısıra yeni çalışmalarımı da içeriyor. Bestelerimin albüme dönüşmesini sevgili arkadaşım Ercüment Vural’a borçluyum. Ercü büyük bir özveriyle tüm parçaları düzenlediği gibi, iki şarkıyı da seslendirdi. Diğer şarkıları Teoman, Aslı, Selen ve Ali başarıyla yorumladı.

Burada adı geçen Teoman, daha sonra çok ünlü olacak Teoman (Yakupoğlu), Selen, şimdinin başarılı caz piyanisti ve bestecisi Selen Gülün, Ali ise daha sonra tekrar bir araya gelecek gruba güçlü vokaliyle ses verecek olan Ali Erenus’tur. Şimdi buraya bir virgül koyalım, biraz geriye gidelim ve Murat Özyüksel’in ağzından, müzik yolculuğunda Bir Çiçek Yılı Sonra’ya gelen süreci dinleyelim:

Bu hain virüs hiç kuşkusuz İstanbul Erkek Lisesi yıllarında bulaştı. Konjonktür rock’un hem dünyada hem de Türkiye’deki altın yıllarına raslıyordu. Düşünebiliyor musunuz, Pink Floyd, Jethro Tull, Genesis, Black Sabbath, Crosby, Stills Nash and Young, Deep Purple, şimdiki Yusuf İslam o günlerde en güzel şarkılarını üretiyorlardı. Türkiye’de de Anadolu rock’un altın yıllarıydı. Üretkenliğe önem verilen bir dönemdi. Liselerarası müzik yarışmalarında bile şimdiki gibi en iyi şov yapan değil en iyi beste, düzenleme ve icra yapan gruplar yarışıyordu. Bizim lisenin de birbiri ardı sıra başarılı sonuçlar aldığı bu dönemde, bu tür bir katkıyı da bizim katıldığımız grup yapmıştı. O dönemde Türkiye ikincisi olan bestemin yeni versiyonunun “Bir Tren Yolculuğu” adıyla, Akkoyun düzenlemesinin ise aynı isimle Rayların İzinde’de yer alması, dönemin üzerimdeki etkisini göstermesi açısından önemli olsa gerek.

Liseden sonra tek profesyonel uğraşım; Cem Karaca ve Selda ile birlikte 50 günlük Bir Türkiye turnesinde yer almam. Ardından yukarıda belirttiğim gibi müziği tümüyle bırakıp bilim adamı olma kararım, ardından müzik kulübü danışmanlığından, danışmanlığını yaptığım sevgili öğrencilerimle birlikte Işığın Yansıması’nın ilk konserlerine uzanan süreç. Ardından İstanbul’a dönüş ve Işığın Yansıması konserlerinde seslendirdiğimiz bazı parçalara yeni bestelerimi ekleyerek Ercüment Vural’ın düzenlemeleriyle Bir Çiçek Yılı Sonra albümü…

Murat Özyüksel stüdyoda (isiginyansimasi.com)

On şarkıdan oluşan albümde tüm besteler Murat Özyüksel’e ait. Sözler ise altı Afşar Timuçin, iki Özcan Yurdalan ve birer Özdemir Asaf ve Orhan Veli şiiri olmak üzere şairlere ait. Albüm Özdemir Asaf’ın Lavinia’sı ile başlıyor. Hem şiir, hem beste, hem de Ercüment Vural’ın vokali tüm yumuşaklığı ile insanın içini acıtıyor. Bu muhteşem ve çok iyi ayarlanmış oran albümün daha ilk saniyelerinde sizi içine çekmesine yetiyor da artıyor bile. Hemen ardından bir Afşar Timuçin şiirinde solist Aslı Omağ alıyor mikrofonu eline: Yağmurlara Söyle. “Dayanamam birden gelirsen / Güneş doğar gibi yavaş yavaş gel” derken nasıl da inandırıcı Aslı Omağ’ın sesi; yüzünü hiç görmeseniz bile ona aşık olabilirsiniz bu şarkıyı dinlerken. Arından, yine bir Afşar Timuçin şiirinde, albüme adını veren şarkıyı Teoman seslendiriyor; “Bir çiçek yılı sonra / Kim bilir hangi rüzgarda / Bin umut yılı sonra / Kim bilir hangi sularda” diye soruyor. Ardından yine Afşar Timuçin, yine Aslı Omağ ve yine insanın içine işleyen bir vokal, bir beste… Bu şarkıdan sonra albümün havası biraz şenleniyor. Reggae ritmleri ile Teoman yine bir Afşar Timuçin şiirini, Yaşamak Alışmaktır’ı seslendiriyor. Belki de Murat Özyüksel bu şarkı ile ülkedeki akademik yaşamın saçmalıklarına bir “nanik” yapmak istiyor, kim bilir? Ama hemen ardından gelen Orhan Veli şiiri Harbe Giden Sarı Saçlı Çocuk’un şakaya gelir yanı yok; harbe giden ne çok sarı saçlı, kumral saşlı, siyah saçlı çocuğun geri dönemediği o yıllarda Teoman’ın sesi bir çığlık oluyor. Ama ne yazıktır ki o çocuklar harbe gitmeye devam ediyor ve daha sonra Işığın Yansıma adı ile çıkacak olan ikinci albümde bu şarkı, bu kez Ali Erenus’un sesiyle daha sert olarak yeniden yorumlanıyor. Albümün acı yüzü aynı zamanda Murat Özyüksel’in dostu olan şair Özcan Yurdalan’ın, 1 Mayıs gösterisinde bir trafik polisi tarafından kurşunlanan 17 yaşında bir genci anlatan Pembe Karanfilli Kız şiiri ile devam ediyor. Bu acı öyküyü takip eden şarkıda, yine bir Özcan Yurdalan şiiri “açlıkları, açıklıkları” geride bırakıp güneşli günlere merhaba demenin bir umudu oluyor. Bu hayale öyle güzel kaptırıyor ki kendini albüm, sonraki şarkıda Selen Gülün’ün “afacan” vokali ile söylenen Afşar Timuçin şiiri bir çocuk gözü ile gözümüzü dünyanın bitmek bilmez pisliklerinden mavi göklere çeviriyor. Son sözü ise yine bir Afşar Timuçin şiiri ile “Kuşlar ve Çocuklar” söylüyor…

Bu albüm hayatımıza girdiğinden bu yana hiç tozlanmadı. Evet, albümün şekli değişti belki; önce kasetti, daha sonar bir dostumuz ödünç alıp getirmeyi unuttu ve tekrar alındı, daha sonra çok seven bir arkadaşa verilip bu sefer CD olarak tekrar alındı, bilgisayarda dinleyebilmek için uygun formata çevrildi… ama hep dinlendi.

Bu albüm çıktığında doğan çocuklar şimdi kaç yaşında? Aradan kaç çiçek yılı geçti?

Kara Büyü

leave a comment »

The Rolling Stones, Voodoo Lounge (1994)

VoodooLounge90’lar tüm hızıyla (hızıyla?) devam etmektedir. Rock müzik, 80’lerin kitsch’liğini hâlâ üzerinden atamamaktadır (elbettedir ki istisnalar kaideyi bozmamaktadır). Bu satırların yazarı lise sıraları melankolikliğini yaşamaktadır. Taşlar 32 yıldır hâlâ yuvarlanmaktadır. O zaman için son gediğin adı “Voodoo Lounge” olmuştur. Bu satırların yazarı birkaç öğle yemeğini tek bir boyoz ile geçiştirmek pahasına bu kaseti edinmiştir ve ne kadar da iyi etmiştir. Bilmem ne kadar süre kaset walkman’de sabit kalmıştır ve adeta walkman’le bütünleşmiştir. Ve işbu yazar şaşmaktadır bu işe; nasıl olur da 30 küsur yılını deviren insanlar hâlâ böyle müzik yapabilmektedir?

“Bloody” yazar artık anlamıştır ki 30 küsur yıl pek de o zamanlar abarttığı kadar bir şey değildir (züğürt tesellisi?). Öte yandan taşlar hâlâ yuvarlanmaktadır. Onçarpıbilmemkaçıncı yaşındaki Keith Richards ağaçtan düşmek marifeti ile ayağını kırabilmekte… ya da beni uğraştırmayın yahu, açın Martin Scorsese’nin Shine a Light’ını izleyin!

Bu albüm, bilmem hangi sisteme göre sıralanmış CD’lerinizin içinde mutlaka ayrı bir yerde olmalıdır, mutlaka…

PS: Bu albümün “sister city”si Aerosmith’in Amazing’idir ki o da başka bir yazının konusudur…

Tadımlik: “Devlerin dönüşünü” muştulayan ilk single’a yakışır bir video: Love is Strong

Written by itrablog

16/04/2012 at 23:09

Amália Sempre!*

leave a comment »

Hoje, Amália Hoje (2009)

amalia_hojeSónia Tavares ile geçen yaz bir konserde tanıştım. Portekiz elektrik dağıtım şirketi, kuruluş yıldönümleri vesilesi ile Douro Nehri’nin ortasında kurdukları bir sahneden bir konser düzenlemişti. Programdaki üç şarkıcı/grup vardı. Bunlardan ikisi, Portekiz Rock’ının babası Rui Veloso ve Madradeus eski müzikal beyinlerinden Rodrigo Leão bu konsere gitmem için fazlasıyla yeterdi. Bu iki ismin ortasında yer alan grubu, The Gift’i daha önce hiç duymamıştım.

Açılışı Rui Veloso yaptı ve beklendiği gibi çok keyifliydi. Ardından The Gift sahne aldı. İşte Sónia Tavares’i ilk o an gördüm. Onu ilk gördüğümde ağzımdam –şaka ile karışık- bir “anneciğim” nidası yükseldi. Zira bu alternatif rock grubunun solisti olan Sónia Tavares, 90’ların sonu 2000’lerin başlarında Beyoğlu Atlas Pasajı’nda sıkça gördüğümüz “garip” makyajlı ve kıyafetli hanımkızlarımız gibi belirdi sahnede.

The Gift’in performansının ilerleyen dakikalarında Sónia Tavares’in sesinin aslında çok güzel olduğunu gördüm ve iki şarkı dışında (Fácil de Entender ve Music) kalan şarkıları pek hoşuma gitmese de performanslarından keyif aldım.

Sónia Tavares’i o konserde bırakmıştım ki, birkaç ay sonra yine, ama bu kez bambaşka bir şekilde karşıma çıktı. İşte o zamandan beri kendisini bırakamıyorum.

Bu ikinci karşılaşmamız, Sónia Tavares’in de dahil olduğu, Fado efsanesi Amália Rodrigues’in şarkılarının popüler bir şekilde yorumlayan Hoje adındaki proje ile gerçekleşti. Yine The Gift’te tuşlu çalgıları çalan Nuno Gonçalves’in başını çektiği, aranjmanları yaptığı ve müzikal direktörlüğünü üstlendiği projede vokalleri Sónia Tavares’in yanı sıra Moonspell’i vokalisti Fernando Ribeiro (evet, yanlış okumadınız!) ve Paulo Praça üstleniyordu.

Alternatif rock ve gotik metal gibi müzikler yapan müzisyenlerin fadoya el atmaları bir felaketle sonuçlanabilirdi. Ama öyle olmadı. Belki de bunun nedeni, Hoje projesinin Amália’nın şarkılarını yorumlamak yerine, onun 2010’lardaki yansımasının nasıl olabileceğini merak etmiş olmasıdır. Belki de bu yüzden albüme Amália Hoje (Amália bugün) adını verdiler. Hem zaten Portekizli müzisyenlerin fadoya bir kötülük yapması mümkün müdür ki?

2009’da yayımlanan bu albümde Amália Rodrigues’in söylediği dokuz şarkının farklı bir yorumu bulunuyor. Albümün dikkat çeken bir diğer yanı da, seçilen şarkıların Amália Rodrigues’in en bilinen şarkılarından olmaması.

Karşılaştırmalı tadımlık: Sırasıyla Amália Rodrigues’in ve Hoje’nin Gaivota yorumu:

*Portekizce: Amália Daima

Written by itrablog

17/03/2012 at 22:48

Johannitto

leave a comment »

Miriam Méndez, Bach Por Flamenco (2005)

53756991Bach insanı ağlatır mı? Onu demiyorum, ağlamak isteyeni her şey ağlatır, Bach, durduk yere insanı ağlatır mı? Bence durduk yere ağlatamaz… Hüzünlendirir belki, melankolide bir-iki tur attırır ama ağlatamaz… Bach’la oyun oynanır mı (müzikal anlamda)? “Neden olmasın ki” idi cevabım. Bu anlamda “oyun”un tonlarca kötü örneği bir yana, birkaç iyi örnek, yenilerini keşfetmek için bana heyecan vermeye yetecek kadar iyidir. Modern Jazz Quartet’in Blues on Bach albümünü böyle bir heyecanla edinmiştim ama beklediğim kesinlikle bu değildi…

Miriam Méndez’in 2005’te çıkardığı Bach Por Flamenco albümü bu konudaki acı deneyimlerimi bana ilk dinlememde unutturdu. Bach’ın sol minör konçertosunun ilk bölümü (BWV 1058) ile açılan albüm daha sonra Das Wohltemperierte Klavier’den prelüdlerle devam ediyor. İlk terk edilişini yaşayan masum bir genç kızın gece karanlıkta odasında sessiz sessiz ağlaması gibi bir şey bu albüm…

Albümden bir tadımlık:

Written by itrablog

03/08/2010 at 23:28

yeni çıkmayan albümler kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,