itrablog

Posts Tagged ‘Portekiz

Coimbra

leave a comment »

????????Kendine has fado’sunu turistlerin göremeyeceği şehirdir. Yağmurlarının herkesi ıslatamadığı şehirdir. Dar sokaklarının nice anevrizmayı tetiklediği şehirdir -ki yağ gibi akmaktadır tüm sıvılar pek çoklarına göre…

Meydanlarının bir köşesinde garip evlerin olduğu, o evlerin bazılarında garip çatı katlarının olduğu şehirdir. Ve her daim bir masal dekoruna dönmeye hazır olan şehirdir. Mesela otelde yan odanızda Hemingway kalır, kaybolduğunuz bir sokakta bir ortaçağ dekanlısı bir ortaçağ dilberine serenat yapar, rastgele girdiğiniz bir barda yüz yaşındaki garson moscatelinizi getirir, siz o moscateli içersiniz ve zaman olduğundan doksan iki kat daha yavaş akmaya başlar: dar sokaklar dolunaylara, çıkmaz sokaklar zamanda hapsolmuşluklara akmaya başlar. Karanlık sokaklarda kaybolmuşken birden biri elektriği keşfeder ama sizin hayatınızdaki yansıması artık şarap şişenizi koyacağınız bir masanızın olmasıdır: sokaktaki elektrik kutusu.

İçin o halde şarabınızı yeni keşfedilen gecenizi aydınlatırken…

Bitti mi şarabınız, otelinize dönün o halde.

İçiniz mi karardı, uyanın günün ilk ışıklarıyla.

????????Önce pencerenizden davetsizce, mütemadiyen içeri giren Mondego’nun sesini dinleyin. Sonra karşı odanızda kalan müzisyenin tüm gece doğum sancısını çektiği yeni bestesinin -neden birden- doğuşuna tanık olun.

Sonra çıkın dışarı, yumuşak türküsüyle sizi uyandıran Mondego’nun sesini takip edin. Eğer yaz başıysa bir panayırda bulacaksınız kendinizi. Nefis bir kahvaltı vardır orada; Mondego’nun türküsünü dinleyerek büyüyen domuzların başka hiçbir yerde bulamayacağınız jambonlarını bulacaksınız. Mondego’nun devam eden türküsünde bu kahvaltı öyle canlandıracak ki sizi, beyninizdeki tüm harfler, aradan kaç zaman geçmiş olursa olsun, tüm canlılığıyla çıkacak karşınıza, şaşıracak ve kalakalacaksınız…

Dönüş yoluna vuracaksınız kendinizi, bildiğiniz tek şey budur çünkü: dönmek… Ama siz dönerken anılar canlanacak, siz dönerken Mondego türküsünün nakaratını daha bir canlı söyleyecek, siz dönerken güneş daha bir dik düşecek Mondego’nun sularına, siz dönerken panayırda zamane çocukları sizin sadece çocukken kitaplarda okuduğunuz, kitaplardan bildiğiniz oyunları oynayacak, siz dönerken panayırda kitapçılar eski zaman fotoğraflarını, eski zaman kartpostallarını sergileyecek, -ki zamanında ne kitaplar, ne hikâyeler yazmıştınız o eki zaman kartpostallarında, ki şimdi ne çocuklara gebedir o eski zaman kartpostallarının hikâyelerini yazanlar…

????????Yok hayır korkmayın, endişe etmeyin, acele de etmeyin… Sakin ve ağır gişe memurundan alın biletinizi, sakin ve soğukkanlı bir şekilde oturun koltuğunuza, ne kadar hızlı olursa olsun yavaşça bakın camdan geçenlere, geçmeyenlere, geçme ihtimali olanlara, olmayanlara…

Mondego hâlâ akıyor orada, dar sokaklar hâlâ anevrizma riski taşıyor, tasca’lar hâlâ aynı yemekleri sunuyorlar ve hâlâ meraklı gözler bakıyor verandalarında, hâlâ şarap şişeleri var ama orada ama burada, hâlâ bekleyenler var başkalarını bekleyenleri bekleyen…

Hâlâ tam vaktinde gelenler sadece trenler…

Coimbra bir ufuk çizgisi geride şimdi; kendisine has fado’sunu söylüyor, ve hiçbir turist anlamıyor…

Fotoğraflar: itra

Reklamlar

Written by itrablog

29/09/2014 at 15:13

kentler kategorisinde yayınlandı

Tagged with

Ne güzel komşumuzdun sen Deolinda abla

leave a comment »

Deolinda, Canção ao Lado (2008)

Deolinda

Deolinda

Gelin, İstanbul gibi büyüleyici ve İstanbul gibi yedi tepeli Lizbon şehrinin tepelerinden birine, São Jorge Kalesi’ne doğru bir gezintiye çıkalım. Yolumuz Lizbon’un en eski ve Pessoa’nın deyimiyle1 en pitoresk mahallelerinden birinden, Alfama’dan geçecek; Pessoa’nın “tuzunun ne kadarının Portekiz’in gözyaşları olduğunu”2 merak ettiği Atlas Okyanusu’na doğru bir haliç yapan Tejo Nehri’ne bakan Alfama Mahallesi’nden… Mahallenin sokaklarında dolaşırken pencerelerden birinde, Kadifekale’nin eteklerinde ya da Tarlabaşı sokaklarında da görmüş olabileceğimiz bir kadının meraklı bakışlarına mazhar olabiliriz; işte bu kadın ‘Deolinda abla’dır: otuzlarının sonlarında ya da kırklarının başlarında, bekar, iki kedisi ve bir Japon balığı ile birlikte aynı evi paylaşan, büyükannesinden kalan eski gramofon kayıtlarından esinlenerek penceresinden izlediği komşularının garip hayatlarını gözlemleyerek kendi türkülerini söyleyen ‘Deolinda abla’3

João Fazenda’nın albüm kartonetindeki sevimli çiziminde Deolinda ve kedisi

João Fazenda’nın albüm kartonetindeki sevimli çiziminde Deolinda ve kedisi

Adını bu ‘hayali’ karakterden alan Deolinda’nın temelleri, gitarist Pedro da Silva Martins ve Luis José Martins kardeşlerin 2006 yılında, caz şarkıcısı kuzenleri Ana Bacalhau’yu birlikte şarkı söylemeye davet etmesiyle atılır. Daha sonra, gruba hafiften klasik ve caz tatları taşıyan basçı José Pedro Leitão’nun katılımı ve hele hele Ana Bacalhau ile evlenmesi sonucu grup bir ‘aile grubu’ olarak tamamlanır.

Deolinda fado’dan derin bir şekilde etkilenmiştir ve çıkışında belki de Mariza’nın yakaladığı önemli başarının payı vardır ama grup bir fado grubu değildir. Fado’nun yanı sıra Portekiz folk müziğinden, Cape Verde’nin morna’sından ve Brezilya müziklerinden de etkiler taşır. Ana Bacalhau konserlerinde kadın fado şarkıcılarında sembolleşmiş siyah şalı kullanmaz; onun yerine gelenekse Portekiz desenlerinden oluşan elbiseleri tercih eder.

İlk albüm ‘Canção Ao Lado’ 2008 yıllında yayımlanır. Grubun gitaristi ve şarkı sözü yazarı Pedro da Silva Martins tarafından yaratılan ‘Deolinda karakteri’ João Fazenda’nın albüm kartonetindeki sevimli çizimleri ile adeta ete kemiğe bürünür. Albüm kısa sürede büyük başarı kazanır.

Canção Ao Lado ´albümünün kapağı

Canção Ao Lado ´albümünün kapağı

Albüm, José Pedro Leitão bas tınıları açılan ‘Mal por mal’ şarkısı ile başlar. Şarkının sözleri ve melodisi dinleyiciye nasıl bir grupla karşılaşacağının güzel bir ipucunu verir, ancak belki de esas tanışma bir sonraki şarkı ‘Fado Toninho’da gerçekleşecektir; sıcak bir Latin gitar ezgisi ile başlayan şarkının sözlerinde Deolinda karakteri tüm benliği ile karşımıza çıkar. Diyelim ki yazının başlığındaki sözü etmiş olan ‘Toninho’ya4 cevabı yapıştırır ‘Deolinda abla’: “ah çocukcuğum sen benim için çok zayıfsın!”

Deolinda, Brezilya esintilerinin hissedildiği albümün üçüncü şarkısında ‘aşk hakkında nasıl konuşması gerektiğini bilmediğini’ söylerken  (Não sei falar de amor) ortam biraz hüzünlenir. Takip eden şarkı ‘Contado ninguém acredita’ ile albümün açılış tonuna geri dönülür. Son iki şarkıdır yavaş seyreden ritm ‘Eu tenho um melro’da da devam etse de sanki bu şarkı biraz daha sevinçli gibidir; Deolinda’nın ‘fado söyleyen’ kuşunun anlatıldığı şarkıda o Madredeus şarkılarında sıkça hissettiğimiz hafif acı, hafif hüzünlü ama her nasıl oluyorsa hafif de ‘sevinçli’ meltemi hissederiz… Lakin tüm bu rüzgârlar sonraki şarkıda, ‘Movimento perpétuo associativo’da tamamen dağılır! Bir politik hiciv olan şarkıda bir yapılan ‘devrim çağrıları’na “şimdi olmaz, akşam yemeği zamanı; şimdi olmaz, karnım ağrıyor; şimdi olmaz, yağmur yapıyor; şimdi olmaz, Benfica’nın maçı var” gibi bahanelerle cevap verilir. Grubun bir hayranının internet üzerinde Portekiz’in yeni milli marşı olması için bir dilekçe hazırladığı bu şarkıyı Ana Bacalhau şöyle özetliyor: “Bir şeyleri değiştirmek istiyoruz, devrim yapmak istiyoruz ama iş eyleme geldiğinde mazeretler üretiyoruz ve hiçbir şey olmuyor”5.

João Fazenda’nın çiziminde 'Deolinda abla' ve dünyası

João Fazenda’nın çiziminde ‘Deolinda abla’ ve dünyası

Albümün yedinci şarkısı ‘O fado não é mau’ (Fado kötü değildir) ile albümde fado’ya verilen en büyük selamı gerçekleştiriyor grup. Her ne kadar Ana Bacalhau asla fado söylemeyeceğini, fadonun içine ‘fenalık getirdiğini’ söylese de itiraf etmekten geri kalmıyor: “fado’yu ve aşkı çıkarırsanız geriye ne kalır ki?” Sonraki şarkı ‘Lisboa não é a cidade perfeita’ ile Deolinda, dünyanın üzerine en fazla şarkı bestelenen şehirlerinden birini, aynı zamanda kendi şehirleri de olan Lizbon’u es geçmemiş oluyor. Ancak çocuk dinleyicilerin muhtemelen tamamı albümün buraya kadar olan tüm şarkılarını es geçip dokuzuncu şarkı ‘Fon-fon-fon’u açıyorlar. Zira Portekiz’de bir Deolinda konserine giderseniz çocukların konser boyunca istediklerini alana kadar nasıl ‘Fon-fon-fon’ diye bağırdıklarını göreceksiniz. Sonraki şarkıda, ‘Fado castigo’da dağılan hüzün bulutları sanki yeniden geri gelmiş gibidir. “Saudade’nin6 söylenmesi yasaklansaydı güzel olurdu” deniyor şarkıda ama zaten Ana Bacalhau bunu yalanlamamış mıydı? Ayrıca bu şarkıda sanki yine Madredeus’un o büyülü ezgilerine benzer ezgiler duyarız…

Deolinda konserde

Deolinda konserde

Sonraki şarkı ‘Ai rapaz’da sanki ‘Fado Toninho’daki, ‘Deolinda abla’ geri gelmiş gibidir. Nitekim konserlerinde Ana Bacalhau’nun zıplayarak ve dans ederek söylediği şarkılardan biridir ‘Ai rapaz’. Albüme adını veren ve Fado’ya tatlı bir nanik yapan ‘Canção Ao Lado’dan sonra gelen ‘Garçonete da casa de fado’da gitarlarda Brezilya tonları, Ana Bacalhau’nun dilinde ise Brezilya aksanı vardır. Albümün son şarkısı ‘Clandestino’da farklı bir atmosferle karşılaşırız; Deolinda bu şarkıda bizi karanlık yıllara, Salazar devri Portekiz’ine götürür. Şarkı, o dönemde yaşayan ve polis zulmüne maruz kalan bir çifti anlatır.

Deolinda bir konser için İstanbul'da

Deolinda bir konser için İstanbul’da

‘Clandestino’ ile ‘Deolinda abla’nın hikâyesinin ilk perdesi tamamlanır. Bu kısımda ‘Deolinda abla’nın hikâyeleri bazen Lizbon’un kenar mahalleleri ya da Ana Bacalhau’nun konser kıyafetleri gibi renkli ve Atilla Atalay’ın Sıdıka’sının hikâyeleri gibi muziptir. Ancak grup her ne kadar fado ile arasına bir mesafe koymaya çalışıyorsa ve ‘Deolinda abla’nın melankolik tarafının üzerine çok gitmek istemiyorsa da  ‘Deolinda abla’nın hayatında –en azından babaannesinden kalma plaklardaki fado’ları dinlerken- hüznün ve melankolinin sularında epey ilerlediği anlar olduğunu anlamak güç değil. Hatta belki de bazen Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nda yazdığı şu satırlar ‘Deolinda abla’ya uyuyor olabilir: “Penceremden sarkmış, koca şehirdeki rengârenk yığınları seyrederken ruhum tek bir düşünceyle meşgul: Bütün samimiyetimle ölmek, hesabı kapatmak, dünyadaki hiçbir şehrin üzerinde bir daha asla ışık görmemek, bir daha asla düşünmemek, hissetmemek, güneşin ve günlerin akışını ardımda bir paket kağıdı gibi bırakmak; geniş yatağın kenarına oturup, varolmak için elimde olmadan harcadığım çabayı, ağır bir kıyafet gibi üzerimden çıkarmak istiyorum.”7 Ama bu satırları okuyup da içinizi karartmayın; zira bu etkiyi Deolinda’nın müziğinde hemen göremeyeceksiniz; hemen görülen, hoplaya zıplaya dans ederek şarkılarını söyleyen sıcacık ve samimi bir gruptur…

Notlar:

1 Fernando Pessoa, What the Tourist should see, 7. Baskı, Livros Horizonte, Lizbon, 2012.

2 İlgili dizeler: “Ey tuzlu deniz, tuzunun ne kadarı / Portekiz’in gözyaşlarıdır!”, F. Pessoa, Mensagem, 5.ª Ed., Estante Editora, Aveiro, Portugal. [Çev. itra]

3 http://www.deolinda.com.pt/cancaoaolado/http://www.todayszaman.com/newsDetail_getNewsById.action?newsId=297493; http://www.aksam.com.tr/fadonun-mutlu-yuzu-deolinda–148430h

4 ‘Toninho’ Portekiz’de António adı için yaygın olarak kullanılan bir takma isimdir; bizdeki karşılığı ‘Abdullah – Apocuk’ olabilir.

5 http://www.deolinda.com.pt/cancaoaolado/

6 Tam bir Portekiz hissiyatı olarak nitelendirilen ve akrabası olduğu diğer Latin dillerine bile çevrilemeyecek derin ve geniş anlamlı ‘saudade’ kelimesine belki de Portekizce dışındaki bir dilde en yakın kelime ‘hasret’tir…

7 Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, Çev. Saadet Özen, 2. Basım, Can Yayınları, İstanbul, 2001.

Written by itrablog

11/11/2013 at 20:05

“Sizi de bekleriz!”

leave a comment »

Père-Lachaise Mezarlığı’nda Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarları (Fotoğraf: itra)

İlkel çağlarda insanlar ölümü bir son olarak görmezlerdi. Onlara göre ölüler bir şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler. Hatta ölülerin yeri geldiğinde geri dönüp yaşayan insanlara zarar verebileceğine inanılırdı. Yani ilkel insanlar ölülere karşı bir yandan saygı ve sevgi, bir yandan da korku duyarlardı. Bu karşıt duyguların ve ölen kişinin ‘yeni hayatının’ en büyük simgesi belki de mezarlıklardır.

Eski kültürlerde ölülerin farklı şekillerde ve farklı yerlere gömüldüğü görülür. Örneğin bundan 4 bin yıl önce Anadolu’da Alişar’da, Kültepe’de, Alacahöyük’te ve daha kimi yerleşim yerlerindeki kazılarda ölülerin ev içlerine gömüldükleri saptanır. Ancak elbette ki bu genel uygulama değildir. Nitekim aynı dönemde Troya’da, Gordion’da ve daha pek çok yerleşim yerinde ev dışında mezarlıklar olduğu bilinmektedir.

Ölünün geri gelebileceği ve yaşayan insanları rahatsız edebileceği inanışı Hristiyanlık öncesi Batı toplumunda da görülür. Bu sebeple mezarlıklar yerleşim alanlarının dışında kurulur. Hristiyanlık sonrasında ise kilise mezarlıkları görülmeye başlanır.

Zamanla kilise mezarlıklarında yer sorunları ortaya çıkarken, şehir dışına kurulan mezarlıklar da zamanla şehirlerin büyümesi sonucu şehir içinde kalırlar; Paris’teki ünlü Père-Lachaise Mezarlığı ya da İstanbul’daki Zincirlikuyu Mezarlığı gibi…

“Her canlı ölümü tadacaktır”

Zincirlikuyu Mezarlığı giriş kapısı (benvegorduklerim.blogspot.com/)

İstanbul’un ilk ‘asri mezarlığı’ olan  Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kurulduğu 1935 yılında kentin nüfusu yaklaşık 750 bin civarındadır. Henüz o bölgede gökdelenlerin türemeye başlamasına yaklaşık 60 yıl vardır. Mezarlık zamanla genişler ve 1960’lı yıllarda bugünkü sınırlarına ulaşır. 2003 yılında eskiyen mezarlık kapısı yenilenir ve kapıya, bugün önünden geçip Levent bölgesindeki plazalarında işlerine giden pek çok kişinin sinirini bozan şu ayet yazılır: “Her canlı ölümü tadacaktır”.

Bu yazının mezarlığın kapısına yazılması o dönemde polemik konusu olur. Yazını öneren şaşırtıcı bir isimdir: Ufuk Uras’ın babası emekli Albay Hasip Uras. CHP’li Binnaz Toprak’ın “Çok sinir bozucu bir şey” olarak nitelendirdiği yazıya ilişkin Ufuk Uras, “O ifadeyi ruhani, ontolojik bir kayıt olarak okumak lazım” der. Gazeteci Ruhat Mengi ise 2003 yılında yazıya ilişkin şu yorumu yapar: “O mezarlığın önünden her gün geçen binlerce insanın gözü bu yazıya ilişiyor ve her ilişmede tüyleri ürperiyor. genç orta-yaşlı ve yaşlı bazı okurlarımıza oradan geçerken yazıyı gördüklerinde ne hissettiklerini sordum istisnasız hepsi ‘Korkunç geliyor. Yazıya bakarken sinirlenip kaza yapmak bile mümkün’ cevabını verdiler. Özellikle gençlerin fena halde siniri bozuluyor.”

Sanırız aradan geçen yaklaşık on yıllık sürede herkes bu yazıya alıştı. Kapının önünden geçip plazadaki işlerine giden çalışanlar artık o yazıya bakıp ölümü düşünmek yerine işyeri entrikaları ile meşgul olmaya devam ediyorlar. Öte yandan, kıtanın öbür ucunda, Portekiz’de bir şapelin girişinde yazanlar ve dahi şapelin kendisi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısında yazan ayetin etkisini çok geride bırakıyor. Gelin şimdi o şapeli görmeye, Portekiz’in Alentejo bölgesinin güzel şehri Évora’ya gidelim…

Kemik Şapeli

Évora (Fotoğraf: itra)

Başkent Lizbon’a yaklaşık 130 km mesafede olan Évora şehri Portekiz’in görülmeye değer tarihi kentlerinden biridir. 1986’dan beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan şehirde, Roma Tapınağı, Évora Katedrali, Graça Kilisesi, Tarihi Évora Üniversitesi, Aziz Fransis (São Francisco) Kilisesi gibi görülmeye değer pek çok yer bulunur. Ancak bu yerleri başka bir yazıya bırakalım ve yazımızı ilgilendiren kısma, Aziz Fransis Kilisesi’nin hemen bitişiğinde bulunan Kemik Şapeli’ne (Capela dos Ossos) gidelim.

Aziz Fransis Kilisesi 1460 ila 1510 yılları arasında, Manuelin etkileşimleri ile Gotik tarzda inşa edildi. 16. Yüzyıl’da şehirde bulunan 42 manastır mezarlığının kapladığı büyük alan bir sorun olarak ortaya çıktığında bazı Fransiskan rahipler buna bir çözüm bulma arayışına girerler. Buldukları çözüm pratik ancak bir o kadar da sıradışıdır. Bu mezarlarda bulunan tüm kemikleri bir şapele toplamaya karar verirler. Rahipler, halen hayatta olan insanlara ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu her an hatırlatmak için bu kemikleri kapalı bir yerde tutmak yerine sergilemeye karar verirler. Şapelin giriş kapısının hemen üzerinde yazan şu sözler, şapelin kuruluş amacını ortaya koyar: “Biz, buradaki kemikler, sizinkileri bekliyoruz.”

Kemik Şapeli’nin girişi (Fotoğraf: itra)

Kemik Şapeli’nin içi tamamıyla, yaklaşık 5 bin kişiye ait olan kemikle kaplanır. Şapeli kuran rahiplerin kemikleri de şapeldedir ancak duvarlarda değil, mihrabın sağındaki lahitte kapalıdır. Şapelde binlerce kemiğin arasında ayrıca, duvarda iki bütün ceset bulunur. Bu cesetlerin kimliği ve neden diğerlerinden farklı olarak bütün halde durduğu bilinmiyor, ancak bu konuda çeşitli efsaneler bulunuyor. Bunlardan en yaygınlarından biri bu cesetler kıskanç bir eş tarafından lanetlenen bir adama ve o adamın küçük oğluna ait olduğu yönündedir.

Şapeli gezdikten sonra sanırız pek çok kişinin aklına şu soru geliyordur: acaba orada sergilenen kemiklerin sahipleri böyle bir şeye razı olurlar mıydı? Bunun cevabını hiçbir zaman bilmeyeceğiz ve o kemikler her gün yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilmeye devam edecek. Aslında tam da bu noktada Kemik Şapel’i belki de bizim Türkçe’de kullandığımız ‘mezar’ sözcüğünün anlamı ile örtüşüyor; nitekim ‘mezar’ Osmanlıca’da ‘ziyaret’ anlamına gelir. Oysa “mezarlık” sözcüğünün İngilizce’deki karşılığı olan ‘cemetery’ (Yunanca kökeni itibarıyla ‘uyku mekânı’ anlamındadır) ve Almanca’daki karşılığı olan ‘Friedhof’ (‘huzur yeri’ anlamındadır), anlam itibarıyla Kemik Şapeli ile pek uyuşmuyor sanırız. Öyle ya da böyle, siz iyisi mi yolunuz İberya dolaylarına düşerse güzel Évora kentine ve Kemik Şapeli’ne de bir uğrayın.

Yararlanılan kaynaklar:

Written by itrablog

25/08/2012 at 20:12

Lisbon in Pessoa

with one comment

Benim anavatanım Portekizcedir”. Gazeteci João Correia Filho’nun “Lisbon in Pessoa” kitabının sayfalarını çevirmeye başlar başlamaz Fernando Pessoa’nın heteronimi Bernardo Soares’in Huzursuzluğun Kitabı’nda geçen bu sözleriyle karşılaşacaksınız. Bu kitap sizi Portekiz’in başkenti Lizbon’a edebiyat eşliğinde bir tura davet edecek; Pessoa’nın, Bernardo Soares’in ağzından “Ey Lizbon’um, yuvam benim!” diye seslendiği Lizbon’a…

Edebiyat tarihinin en “karanlık” yazarlarından Fernando Pessoa’nın vakti zamanında Lizbon için bir seyahat kitabı yazdığını biliyor muydunuz? Bilmiyorsanız bunun sizi şaşırması normal, ancak bir de şöyle düşünün: Lizbon’u, onu en çok seven kişinin eşliğinde gezmek istemez miydiniz? João Correia Filho bu soruya “evet” cevabı vermiş olmalı ki kitabına temel olarak Pessoa’nın 1920’lerin başlarında yazdığı ancak 1990’da yayımlanan “Lizbon: Bir Turist Ne Görmeli” (Lisboa: o Que o Turista Deve Ver) kitabını temel alıyor ancak bunlara Pessoa’dan sonra inşa edilen şehrin yeni yerlerini ve –elbette- şu anda müze olan Fernando Pessoa’nın son yaşadığı evi de ilave ediyor. Öte yandan, Pessoa’nın yanın sıra diğer büyük Portekizli edebiyatçılar da gezilere eşlik ediyor.

Kitap, Pessoa ve heteronimleri ile ilgili kısa bir yazı ve özet bir Portekiz tarihi ile başlıyor. Sonra, Pessoa’nın kitabındaki kibi Lizbon çeşitli bölgelere bölünüyor ve her bir bölge için ayrı bir gezi programı veriliyor. Bu sayfalara João Correia Filho’nun çektiği birbirinden güzel Lizbon fotoğrafları, faydalı öneriler ve Portekizli edebiyatçılardan sözler eşlik ediyor.

Kitap ne yazık ki henüz Türkçe’ye çevrilmedi. Şu anda Portekizce ve İngilizce edisyonları mevcut. Lizbon’a seyahat edecekler, burada yaşayacaklar ya da Lizbon’u bilen ancak kaçırdıkları hakkında bilgi edinmek istiyenler için muhteşem bir kitap.

__________________________
João Correia Filho, Lisbon in Pessoa: A Tour and Literary Guide of the Portuguese Capital, Çev. Teresa Bento, Dom Quixote, 2011.

Written by itrablog

06/04/2012 at 02:08

OOO PORTO!

leave a comment »

Ribeira (Fotoğraf: itra)

Portekiz’in gerçek anlamda büyük iki şehrinden biridir Porto. Ve kuşkusuz, Lizbon ile birlikte en çok bilinen iki şehrinden biridir. Bunun da ötesinde, Avrupa’nın en bilinen şehirlerinden biridir. Eminim dünya üzerinde, Porto adını bilen ancak hangi ülkeye ait olduğunu çıkaramayan pek çok insan vardır; bu Porto’ya has değil elbette, ünü bu şekilde ülkenin ötesine çıkan pek çok şehir var dünyada…

Ama Lizbon gibi “ışıltılı” bir şehir bekleyerek giderseniz Porto’ya yanlılırsınız. Kendi halindedir Porto… Evet, yüzyıllardır oradadır, evet uluslararası bir şehirdir, evet eski kent alanı büyüktür, evet görülesi güzelliktedir ama, pek de umursamaz turistleri. Eski binaları güzeldir ama İspanyol kentlerindeki gibi pırıl pırıl, bakımlı değildir. Dedim ya, pek umursamaz turistleri; sanki “evet hoş geldiniz, buyurun, Riberia’da Douro’ya karşı şarabınızı için, Tripas’ınızı yeyin, kentin tadını çıkarın, beni de fazla uğraştırmayın” der gibidir.

Porto tadını zamanla verir size. Yavaş yavaş işler ruhunuza. Bir bakarsınız –diyelim ki- ruhen ve bedenen bitkin düştüğünüz bir haftanın Pazar’ında güne Riberia’da kahvaltı yaparak başlamışsınızdır. Muhtemelen ortalıklarda kimse yoktur ve bir şeyler yiyecek bir kafeyi zor bulmuşsunuzdur. Ardından Casa da Musica’da senfoni orkestrasının Pazar konserini dinlersiniz. Ardından Boavista Caddesi’ni yürüyerek  takip  eder  ve  okyanus  kıyısındaki  kent parkına ulaşırsınız. Pek kalabalık değildir burası; elele dolaşan birkaç çift, birkaç aile, birkaç bisiklet… Ya kent sanıldığı kadar kalabalık değil ya da bu park çok büyük diye düşünürsünüz. Ucuz olsun diye çantanıza yol üzerindeki Pingo Doce’dan doldurduğunuz nevaleyi ve sadece bir Euro’ya aldığınız şarabı çıkarırsınız.

Burada saatler geçirebilirsiniz huzur içinde. Kafanız hala dağılmadı mı? O zaman kalkın, okyanus kıyısına çıkın ve Douro’ya doğru yürüyün. Sonra Douro’yu tekip ederek tekrar Riberia’ya… Yol uzundur, arada konaklayın. Yol üzerindeki marketten komik rakamlara bir şeyler alıp için nehir kenarındaki banklarda. Ama dikkat edin, Porto’da normalden daha çobuk sarhoş olursunuz. Ve uzaklarda, aklınızdan atamadığınız bir eski sevgiliniz ve bir cep telefonunuz varsa bu sehayat size çok pahalıya patlayabilir…

Porto yavaş yavaş işler ruhunuza. Yalnızlığın başkentlerinden biridir Porto. Gerçek bir Portekiz kentidir. “Hasret”in ne demek olduğunu dünyada en iyi bilen halklardan biri olan Portekizlilerin kentidir. Ve Porto işlemizse ruhunuza, çok özlersiniz onu. Acıdır...

—————————-

Fotoğraflar:

Written by itrablog

10/01/2011 at 22:19

kentler kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,