itrablog

Posts Tagged ‘Zincirlikuyu Mezarlığı

“Sizi de bekleriz!”

leave a comment »

Père-Lachaise Mezarlığı’nda Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarları (Fotoğraf: itra)

İlkel çağlarda insanlar ölümü bir son olarak görmezlerdi. Onlara göre ölüler bir şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler. Hatta ölülerin yeri geldiğinde geri dönüp yaşayan insanlara zarar verebileceğine inanılırdı. Yani ilkel insanlar ölülere karşı bir yandan saygı ve sevgi, bir yandan da korku duyarlardı. Bu karşıt duyguların ve ölen kişinin ‘yeni hayatının’ en büyük simgesi belki de mezarlıklardır.

Eski kültürlerde ölülerin farklı şekillerde ve farklı yerlere gömüldüğü görülür. Örneğin bundan 4 bin yıl önce Anadolu’da Alişar’da, Kültepe’de, Alacahöyük’te ve daha kimi yerleşim yerlerindeki kazılarda ölülerin ev içlerine gömüldükleri saptanır. Ancak elbette ki bu genel uygulama değildir. Nitekim aynı dönemde Troya’da, Gordion’da ve daha pek çok yerleşim yerinde ev dışında mezarlıklar olduğu bilinmektedir.

Ölünün geri gelebileceği ve yaşayan insanları rahatsız edebileceği inanışı Hristiyanlık öncesi Batı toplumunda da görülür. Bu sebeple mezarlıklar yerleşim alanlarının dışında kurulur. Hristiyanlık sonrasında ise kilise mezarlıkları görülmeye başlanır.

Zamanla kilise mezarlıklarında yer sorunları ortaya çıkarken, şehir dışına kurulan mezarlıklar da zamanla şehirlerin büyümesi sonucu şehir içinde kalırlar; Paris’teki ünlü Père-Lachaise Mezarlığı ya da İstanbul’daki Zincirlikuyu Mezarlığı gibi…

“Her canlı ölümü tadacaktır”

Zincirlikuyu Mezarlığı giriş kapısı (benvegorduklerim.blogspot.com/)

İstanbul’un ilk ‘asri mezarlığı’ olan  Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kurulduğu 1935 yılında kentin nüfusu yaklaşık 750 bin civarındadır. Henüz o bölgede gökdelenlerin türemeye başlamasına yaklaşık 60 yıl vardır. Mezarlık zamanla genişler ve 1960’lı yıllarda bugünkü sınırlarına ulaşır. 2003 yılında eskiyen mezarlık kapısı yenilenir ve kapıya, bugün önünden geçip Levent bölgesindeki plazalarında işlerine giden pek çok kişinin sinirini bozan şu ayet yazılır: “Her canlı ölümü tadacaktır”.

Bu yazının mezarlığın kapısına yazılması o dönemde polemik konusu olur. Yazını öneren şaşırtıcı bir isimdir: Ufuk Uras’ın babası emekli Albay Hasip Uras. CHP’li Binnaz Toprak’ın “Çok sinir bozucu bir şey” olarak nitelendirdiği yazıya ilişkin Ufuk Uras, “O ifadeyi ruhani, ontolojik bir kayıt olarak okumak lazım” der. Gazeteci Ruhat Mengi ise 2003 yılında yazıya ilişkin şu yorumu yapar: “O mezarlığın önünden her gün geçen binlerce insanın gözü bu yazıya ilişiyor ve her ilişmede tüyleri ürperiyor. genç orta-yaşlı ve yaşlı bazı okurlarımıza oradan geçerken yazıyı gördüklerinde ne hissettiklerini sordum istisnasız hepsi ‘Korkunç geliyor. Yazıya bakarken sinirlenip kaza yapmak bile mümkün’ cevabını verdiler. Özellikle gençlerin fena halde siniri bozuluyor.”

Sanırız aradan geçen yaklaşık on yıllık sürede herkes bu yazıya alıştı. Kapının önünden geçip plazadaki işlerine giden çalışanlar artık o yazıya bakıp ölümü düşünmek yerine işyeri entrikaları ile meşgul olmaya devam ediyorlar. Öte yandan, kıtanın öbür ucunda, Portekiz’de bir şapelin girişinde yazanlar ve dahi şapelin kendisi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısında yazan ayetin etkisini çok geride bırakıyor. Gelin şimdi o şapeli görmeye, Portekiz’in Alentejo bölgesinin güzel şehri Évora’ya gidelim…

Kemik Şapeli

Évora (Fotoğraf: itra)

Başkent Lizbon’a yaklaşık 130 km mesafede olan Évora şehri Portekiz’in görülmeye değer tarihi kentlerinden biridir. 1986’dan beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan şehirde, Roma Tapınağı, Évora Katedrali, Graça Kilisesi, Tarihi Évora Üniversitesi, Aziz Fransis (São Francisco) Kilisesi gibi görülmeye değer pek çok yer bulunur. Ancak bu yerleri başka bir yazıya bırakalım ve yazımızı ilgilendiren kısma, Aziz Fransis Kilisesi’nin hemen bitişiğinde bulunan Kemik Şapeli’ne (Capela dos Ossos) gidelim.

Aziz Fransis Kilisesi 1460 ila 1510 yılları arasında, Manuelin etkileşimleri ile Gotik tarzda inşa edildi. 16. Yüzyıl’da şehirde bulunan 42 manastır mezarlığının kapladığı büyük alan bir sorun olarak ortaya çıktığında bazı Fransiskan rahipler buna bir çözüm bulma arayışına girerler. Buldukları çözüm pratik ancak bir o kadar da sıradışıdır. Bu mezarlarda bulunan tüm kemikleri bir şapele toplamaya karar verirler. Rahipler, halen hayatta olan insanlara ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu her an hatırlatmak için bu kemikleri kapalı bir yerde tutmak yerine sergilemeye karar verirler. Şapelin giriş kapısının hemen üzerinde yazan şu sözler, şapelin kuruluş amacını ortaya koyar: “Biz, buradaki kemikler, sizinkileri bekliyoruz.”

Kemik Şapeli’nin girişi (Fotoğraf: itra)

Kemik Şapeli’nin içi tamamıyla, yaklaşık 5 bin kişiye ait olan kemikle kaplanır. Şapeli kuran rahiplerin kemikleri de şapeldedir ancak duvarlarda değil, mihrabın sağındaki lahitte kapalıdır. Şapelde binlerce kemiğin arasında ayrıca, duvarda iki bütün ceset bulunur. Bu cesetlerin kimliği ve neden diğerlerinden farklı olarak bütün halde durduğu bilinmiyor, ancak bu konuda çeşitli efsaneler bulunuyor. Bunlardan en yaygınlarından biri bu cesetler kıskanç bir eş tarafından lanetlenen bir adama ve o adamın küçük oğluna ait olduğu yönündedir.

Şapeli gezdikten sonra sanırız pek çok kişinin aklına şu soru geliyordur: acaba orada sergilenen kemiklerin sahipleri böyle bir şeye razı olurlar mıydı? Bunun cevabını hiçbir zaman bilmeyeceğiz ve o kemikler her gün yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilmeye devam edecek. Aslında tam da bu noktada Kemik Şapel’i belki de bizim Türkçe’de kullandığımız ‘mezar’ sözcüğünün anlamı ile örtüşüyor; nitekim ‘mezar’ Osmanlıca’da ‘ziyaret’ anlamına gelir. Oysa “mezarlık” sözcüğünün İngilizce’deki karşılığı olan ‘cemetery’ (Yunanca kökeni itibarıyla ‘uyku mekânı’ anlamındadır) ve Almanca’daki karşılığı olan ‘Friedhof’ (‘huzur yeri’ anlamındadır), anlam itibarıyla Kemik Şapeli ile pek uyuşmuyor sanırız. Öyle ya da böyle, siz iyisi mi yolunuz İberya dolaylarına düşerse güzel Évora kentine ve Kemik Şapeli’ne de bir uğrayın.

Yararlanılan kaynaklar:

Reklamlar

Written by itrablog

25/08/2012 at 20:12